Sayı: 60     Ağustos 2010
Ana SayfaSon Sayı:61Eski SayılarZiyaretçi DefteriDergimiz Hakkında
F.B. Kocamemi Köşesi

 

 

 

 

F. B. Kocamemi’nin kısa CV’si :

 

1946 Karşıyaka doğumlu. Ankara İlkokulu'nda okumaktayken İstanbul'a ailece göç ettiler. Kadıköy’deki Saint-Joseph Fransız Lisesi’nden ve Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Grafik Sanatları Bölümü’nden mezun oldu. 30 yılı aşkın bir süre tasarımcı grafiker ve reklamcılık uzmanı olarak çalıştı. Marmara Üniversitesi ve İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültelerinde 10 yıl Öğretim Görevlisi olarak tecrübe ve bilgilerini öğrencilerine aktardı. 1997’den beri emekli yazar ve çizer. 1969 senesinden beri evli. 1 kız ve 1 torun sahibi.

Fransızca, İngilizce ve İtalyanca bilir. Onun için dünyanın en güzel kenti İzmir’dir.

 

Yayımlanmış eserleri:

1) Bir Türk ailesinin 450  yıllık Öyküsü  / Ötüken Neşriyat AŞ. / 2005 (Telif)

2) Yanya 'nın Göz Yaşları / İskenderiye Yayınları / 2008 (Telif)

3) Urumeli’nin Gözyaşları / İskenderiye Yayınları / 2009 (Telif)

4) Baba, Oğul, Torun / Ekinoks Yayınları / 2009 (Telif)

5) Kuşatılmış Kent Yanya / Bilge Kültür Sanat Yayıncılık / 2010 (Çeviri)

 

Yorumlarınız için E-posta adresleri :

bkocamemi@gmail.com   ve/veya  bkocamemi@hotmail.com

 

Blogları:

www.burasibenimyuregim.blogspot.com

www.yanyafbk.blogspot.com

www.karaagaclifbk.blogspot.com

 

 

 

_______________________________________________________________________________

 

Sayın okurlarımız;

Sevgili Dostum Sayın F. Bülent Kocamemi Dergimizdeki köşesinde her ay güzel yazıları ile bizlerle beraber olmaktadır. Biraz felsefe, biraz kızgınlık, biraz hüzün, biraz sevinç derken, belki de nostaljinin ağır bastığı kısa makaleler.

İşte dostumuz bu makaleleri ile her ay bizleri hem hüzünlendirecek, hem düşündürecek hem de sevindirecek;

Hep beraber çok güzel anlar geçireceğimize inanıyorum.

Burhan zihni Sanus

 

 

 

KORNİTSA

Yaşadıklarını anlatan: Bayram Gezdir

Karaağaçlı Kasabası / Manisa

 

                Adım Bayram Gezdir. 17 Ağustos 1942 tarihinde Bulgaristan’ın Nevrokop ilçesine bağlı Kornitsa köyünde doğdum. 

                Ben on yaşındayken annem vefat etti. Hayat artık benim için çok zordu. Bir yandan okula gidiyordum, bir yandan da okuldan çıktıktan sonra koyunları gütmeye gönderiliyordum. Şiir yazmaya orada başladım; doğayla, kuzularla, öten kuşlarla, çalışan ve dini için mücadele eden insanlarla ilgili yazıyordum. Müslüman ve Bulgarlar arasındaki kinin artmasını ve kötü bir şekilde gelişmesini izliyordum. İktidar bu kötü gidişata destek veriyordu. İktidarın başındakiler “Bulgaristan’da Müslüman yoktur, hepsi Bulgar’dır, Türk isimlerini kaldırmak gerekir. Onlar Bulgar’dı ve yine Bulgar olacaklar” diyordu. Yalnız, insanlar bu durumu kabul etmiyordu ve kendi isminden ve dininden vazgeçmiyordu. Bu duruma direnenlerin bazıları başka yerlere sürgün ediliyordu, bazıları hapislere gönderiliyordu. Bulgaristan’ın güzelliklerine rağmen, insanların çoğu orayı terk etmeye karar verdi. Bazıları Türkiye’ye, bazıları Avrupa ülkelerine göç etti. Herkes ister ki doğduğu yerde yaşasın ama bazı nedenlerden dolayı mecbur kalıyor buna… Ben de kendi kendime “Bulgaristan’da neden böyle şeyler oluyor, başka hiçbir ülkede böyle bir şey yoktu ?” diyordum. Bu insanlar ne kötülük yaptı ? Ne birilerini öldürdü, ne de iktidara gelmek istedi. Onlar ailesini geçindirmek için ter içinde gece gündüz çalışırdı. Korkarak camiye gidip ibadetlerini yapıyorlardı. Çocuklarını sünnet ettirmeye korkuyorlardı. Çocuklarını sünnet ettiren anneler hapse gönderiliyordu. Acı büyüktü ve yardım edecek hiç kimse yoktu. Her zaman Türkiye’den yardım bekledik. Türkiye az veya çok dünyadaki Müslümanlara yardım ediyordu. 

                Umutlarımızdan hiç vazgeçmedik. Umudumuz bize dayanma gücü veriyordu. Aynı durumda olan anne, baba ve dedelerimiz de bu şekilde dayanabilmiş. Bu olayları dedelerimiz 1912’de yaşamış ve şimdiye kadar da devam etmiş. Bulgaristan’da yaşayanlar her zaman korku ve tehdit içindeydi. Bir zamanlar yaşadığım köy olan Kornitsa’dan Türkiye’ye ziyarete gelenlerle konuştum. “Şu anda durum daha iyi, eskisi gibi değil” diyorlardı. Şimdi Avrupa Birliği çatısı altında demokrasi var. Umarım bu olaylar bir daha tekrarlanmaz, böyle demeçler veriliyor. 

Yalnız, bizim korkumuz daha geçmemiş. Korkum yok, Bulgaristan’ı terk edenler de şu anda başka sorunlarla uğraşıyorlar. Onlar şimdi biraz birikim yapmak için çalışıyor çünkü, her şeyleri Bulgaristan’da kaldı ve burada her şeye sıfırdan başladılar. Evler inşa ediyorlar, kendilerine bir düzen kuruyorlar, çocuklarını eğitmeye çalışıyorlar. Güzelin en güzelini seçiyorlar. Birkaç sene için büyük başarılar elde ettiler. Nereden geliyor bu ? Sâkin ve huzurlu hayattan. Bu huzurlu hayat Bulgaristan’da olsaydı kimse orayı terk etmezdi. 

Orada güzel dağlar ve temiz sular var. Oranın dağlarında her zaman kar vardır. Binlerce turist oraları ziyarete gider. Böyle bir yere nasıl kötü bir şey söylersin ? Eğer oradaki yönetim düzelirse Bulgaristan çok güzel olur. Müslümanlardan nefret etmeye ne gerek var ? Onlar da insan, onlar da yaşamak ister. Ülkeye kötülük etselerdi tamam ama haklarını isteyen barışçı bir millet. 

Evet, böyle görüyordum olayları, hayatımın elli yılını geçirdiğim Bulgaristan’da. Türkiye’de on yedi senedir yaşıyorum ve iyi ve kötü birçok şey görüyorum. Güzel olan, herkes istediği ismi kullanabiliyor ve istediği dini yaşayabiliyor. Kötü olan bir olay var ki, askere giden çocuklarımızdan bazıları geri dönmüyor. Onların anneleri devamlı ağlıyor. Bunca şeye ne gerek var ? Bu ölümlerin durdurulmasının bir çaresi yok mu ? Her iki tarafın da çocukları Müslüman. Nasıl ki, Hıristiyanlar bunu başardı ve Avrupa Birliğini kurdular ve hep beraber yaşıyorlar. Onların düşündüğü savaş değil, daha güzel yaşamak. Bunu diğerleri de başarmalı ve her yerde barış olmalı. Çocuklar ağlamak yerine gülsün. Her birey bunu düşünmeli. Silâhlar azaltılsın, daha güzel bir düşünülsün. Selde ve depremde yardım etsinler birbirlerine. Hıristiyan ve Müslümanlar arasında nefret olmasın. Bu dünya hepimizin. 

Bu yazdığım şeylerin hepsi doğrudur, kendi gözlerimle gördüğüm şeyler. Kırk senedir Bulgaristan’daki hayatı görüyordum. Bulgarlar için hayat güzeldi. Çünkü kendi vatanında ve kendi bayrağı altında yaşıyorlardı. Ben bu ülkede kendimi her zaman yabancı hissediyordum. Herkesle iyi geçinmeye çabaladığım halde, dinimi ve ismimi karalamaya çalışıyorlardı. Sen Pomaksın ve yerin burası değil deniyordu. Sürekli kalbime bıçak saplamaya ve hayatımı daha da güçleştirmeye çalışıyorlardı. Bu durumdan kurtulmak için Bulgaristan’ı terk etmeyi düşünmeye başladım. Bunu birçok kişi düşünüyordu ve yaptık. Türkiye’nin değişik yerlerine yerleştik. Başlarda kendimizi korkmuş ve sıkıntılı hissettik. Sonradan her şey normale döndü ve güzel yaşamaya başladık. Nasıl şikâyet edebilirsin, her türlü insan hakları olduğunda… 

Burada da Bulgar dahil her milletten insan yaşıyor ve kimse onların dinine karışmıyor. Herkes serbest yaşıyor. Şu anda Türkiye bu devlet ile iyi ilişkiler kurmak istiyor. Dininin Hıristiyan ya da Müslüman olması fark etmiyor. Burada Türkiye’yi kurtaran Atatürk’e karşı insanların büyük sevgisini fark ediyorum. Çocuklar oyun oynuyor, şarkılar söylüyor ve ulu önder Atatürk’ün şanlı bayrağını dalgalandırıyor. Atatürk hiçbir zaman unutulmamalı. Atatürk demiş ki: “Türkiye dünyadaki Müslümanların ana ve babası olacaktır” Of, of !.. 

Bulgaristan’da yaşadığımız her iyi günün bir de kötü hatırası var. Bu topraklar harikalar yaratıyor fakat nedense hiç Müslüman barındırmaya razı gelmiyor. Dedelerimiz ve babalarımız yıllarca bu topraklarda Müslüman olarak kalabilmek için savaşmışlar, hayatlarını feda etmekten çekinmemişler. Benim anavatanım böyle bir yer. Anavatanım kelimesini de söylemek yanlış olur çünkü, ben annemin verdiği ismimi taşımak için savaşıyorum. Bunların suçlusu kimdi acaba ? Sayın Jivkov ya da onu yönlendiren dış güçleri mi suçlu ? bir Müslüman öldüren ve onun ailesinin ismini değiştiren herkes kahraman sayılıyordu ve ödüllendiriliyordu. Bu nasıl vicdansızlıktı ? Söyleyin bana dostlarım ! Kime söylesem, kim bana hak verir ? Benim suçum Müslüman olmak mı ? Eğer suçum buysa cezama razıyım. 

Daha Bulgaristan’da olduğumuz zaman bizden çoğu kişi ağlıyordu çünkü, çoğu kişi evini, hayvanlarını, kardeşlerini, anne ve babasını bırakıyordu. Fakat Kapıkule’yi geçince çok seviniyorduk. Türk topraklarına bastığımız için, onların bayraklarını dalgalandıracağımız için ve onların özgürlüğünden yararlanacağımız için. Bu şekilde Manisa Karaağaçlı yoluna koyulduk. Orada eski göçmenler, akrabalarımız vardı. Onlardan yardım bekliyorduk ve onlar bize yardım ettiler. Onlar Bulgarca bildikleri için bize her konuda yardımcı oluyorlardı ve bu durum hayatımızı kolaylaştırıyordu. Biz Türkçe konuşmayı bilmediğimizden dolayı el kol hareketleriyle ve kafa sallayarak anlaşmaya çalışıyorduk. Evler inşa etmeye başladık ve kendi evlerimize yerleştik. Bu arada Türkiye’de büyük seller ve depremler oldu. Devlete büyük kayıplar getirdi. Birçok köy ve şehir sallandı ve en büyük şehirlerden biri olan İstanbul’u da salladı. 

İstanbul, İstanbul

Senin sonun yok

İnsanlar sende yaşıyordu

Yerüstü cennet

Avrupa’dan başladın

Asya’ya vardın.

 

Yok başka şehir

Böyle hızla inşa edilen

Apartmanlar dikiliyordu

Şehri güzelleştiriyordu.

 

Güneş doğuyordu

Şehri aydınlatıyordu

Etrafında iki deniz

Dalgalanıyordu ve gemiler yüzüyordu

Deniz suları kıyıları güzelleştiriyor.

 

Gökyüzünde güvercinler özgürce uçar

Sokaklarda özgürce dolaşır

Görüyor musunuz İstanbul’un güzelliğini

Fakat bir sabah insanlar uyandı ve

Şehrini tanıyamadı

Binalar yan yanaydı

Fakat şimdi aralıklarla

İstanbul, İstanbul

Neydi bu güç seni yıkan ?

 

Sarsıntılar fazla devam etti

Köyler ve şehirler yıkıldı

Kimse istemezdi bunu

Fakat ölümler de geldi.

 

ÖLÜM GÜNÜ 

Neler oldu bizim memlekette ? Gece saat üçte yeryüzü sallandı. Apartmanlar yüksek duruyordu. Fakat şimdi yerle bir. Bazıları yıkıldı, bazıları yan yattı. İnsanlar sokakta durup evlerine bakarlardı. Kaçı içerde kaldı, kaçı öldü ? Nasıl bir güç ki, insanların ölümü evlerinden olsun ? Evlerini büyük istekle yaptılar. Şimdi bir anda yok oldular. İnsan kalpleri atıyordu betonların altında. Yine ışık görmeyi bekliyorlardı. Fakat bazılarının kalpleri durmuştu. Yüzlerce kişi yaralandı. Binlerce duvarların içinde ezildi. Bir anda nasıl bir üzüntü geldi insanların başına. Sağ kalanlar betonları deşerek ölüleri çıkardılar. Nasıl bir kayba uğradı bu dünya ! Kaç kişi sokaklarda yatar, bir parça ekmek tutar, bir damla su için kuyruklarda bekler. Gözlerinde gözyaşları. Kim bunları düşünebilirdi ? Kim bu kadar çocuğun ölmesini beklerdi ? Bu, savaştan daha korkunç bir şeydi. Herkes gece yatardı yarın ne yapacağım düşüncesiyle. Fakat o ya öldü ya da evsiz kaldı. Allah’ı hatırlamaktan başka şey kalmadı. O yaptı bunu, uyandırdı dünyada ! 

Her şeyi gördük ve her şeye dayandık. Memnunuz ! Çocuklarımız özgürce yaşayacak Türk memleketinde. Şimdi biz yaşlanıyoruz fakat bayrağımızla gururlanıyoruz.

Bayram Gezdir.

 

 

 

                        http://1.bp.blogspot.com/_TnfWTu5OPFs/S6Dqbgb0JhI/AAAAAAAAFoQ/CS72NIEhZeo/s400/tara0001.jpgYENİ KİTABIM / Tercüme

 

Sayın okurlarım;

Sizlerle tekrar duygu paylaşımı yapabildiğim için mutluyum. Bilsem ki bu sohbet sizin de ilginizi çekiyor, daha mutlu olacağım. Düşüncelerini yazmak isteyen okurlarım yukarıda belirtilen e-posta adreslerimden yararlanabilirler.

Saygı ve sevgilerimle,

 

Fazıl Bülent Kocamemi

 

Evrenin Sırları  Dergisi  ®© Sayı 60   B. Kocamemi Köşesi     Sayfa : 8

 




Ana Sayfa'ya Dön