|
Bu
sayımızda okuyacaklarınız:
Bu
sayımızda ki yazıları aşağıda ki siteden aldık sizi bilgilendirmek için:
Altın Çağ Bilgileri
1680 sayfalık bu derleme, 20 bin sayfa tutan 66 kitabın
özetidir. Aralıksız 4 yıl süren yorucu bir çalışmanın ürünüdür. Dünya dışı
kozmik uygarlıkların, insanlığın geleceği hakkında medyumlar kanalıyla
aktardığı bilgileri kapsamaktadır. Özetler bölümler halinde
yayımlanacaktır.
---BEYAZ KARTAL---
SEVGİDE AYRILIK YOKTUR
TANRI SEVGİDİR
RUH VE MADDE YAYINLARI
YOL I
Şimdi dikkatinizi ve sevginizi bize verir misiniz? Çünkü her ruhun yaşadığı
mistik deneyimlerden söz edeceğiz. Ruhsal güçleri geliştirmek için belirli
bir program hazırlamanın pek yararı yoktur, çünkü her ruhun deneyimi farklıdır.
Bu yüzden, bazı kardeşlerimizin belirli bir yola tüm tanıdık ve
arkadaşlarını sokmaya çalışmakla hata ettiklerini söylüyoruz.
Hiç kimse belirli bir yolun tek yol olduğunu söyleyemez. İnsanın izlediği
yol tamamen bireysel ruha, geçmiş enkarnasyonlarından kazandığı deneyimlere
ve karmasına bağlıdır. Bu karmanın bedeli belirli bir yolda temizlenmeli,
herkes kendi bireysel yolunu veya eğitimini izlemelidir. Işık çok farklı
şekil ve renkteki pencerelerden yayılmakta, ancak sonunda tüm renkler tek
bir ışıkta birleşmektedir: Yüce beyaz Işık!
Şunu açıkça ortaya koyalım. Kendi yolumuzu azimli bir biçimde ve ona
odaklanarak izlemeliyiz. Ancak, ne görevimizin komşumuzun görevi olması, ne
de onun görevinin bizim görevimiz olması gerekmiyor. Yolu izleyen kişinin şuur
düzeyine, karmasına ve insanlığın evrimini içeren genel plana göre her
yolun iyi olduğunu idrak etmeliyiz.
Günümüzde birçok kişi hevesle bilgi aramaktadır, onlar mental (zihinsel)
bedenlerini geliştiriyor, evrim yolunda bir basamak oluşturuyorlar. Ancak
zihinsel bilgi yeterli değildir, çünkü bu tür bilgi sınırlıdır. Ruhsal
gelişme, ruhun ruhsal gerçekleri özümsemesi ve sindirmesiyle, basit
kanunları günlük yaşama uygulamasıyla mümkündür. Her şey içsel yaşamın
içtenliği ve saflığına, ruhun göksel dünyaların ince titreşimlerine karşı
tepkisine dayanır. Şüphesiz başkalarının fikirlerini okumak eğlenceli ve
uyarıcıdır, ancak kendi deneyiminiz size özgüdür, bunu unutmayınız.
Aydınlanma ve onu takip eden inisiyasyon dünyasal bilgiden değil ruhsal
deneyimden kaynaklanır. Ruhsal gelişmenin yolu, Tanrıya ve iyiliğe karşı
günlük tepkimiz ve göksel katmanlara karşı alıcı olmamızdan geçer. Birçok
insanın acı deneyimlerden geçtiğini gördük. Bazen şöyle
sorulur.“Rehberlerimiz neden müdahale etmiyor, hata yapmamızı neden
önlemiyorlar?” Müdahale etmiyorlar, çünkü yolu sadakatle izlemek için yolun
aydınlık kısımları gibi karanlık kısımlarını da yürümeniz gerekir. Dingin
ve cesaretli olunuz! Biraz rahatsız edici de olsa külfetlerden, yaşamın
getirdiği üzüntü ve düş kırıklıklarından kaçmayınız, onlar size birer
fırsat olarak gelirler. İyilikten ve kötülükten söz eder dururuz,
aralarındaki fark nedir ki? İkisi de öğreticidir.
Her ruhun öğrenmesi gereken ders şudur: Tüm insanlık birdir, ama deneyimler
her bireysel ruha özgün bir biçimde sunulabilir. Kardeşinizin deneyiminden
öğrenemezsiniz, o da sizinkinden öğrenemez. Kendiniz de aynı şeyi
yaşamadıkça başkalarının deneyimini anlayamazsınız. Her ruh aynı sorunla
karşı karşıya gelmelidir, sizin deneyiminiz ancak başka olaylar zinciri
içinde öğrenildiği oranda özgündür, dolayısıyla hiçbir zaman komşunuzunkine
tam anlamıyla uymaz. (Sayfa: 11-17)
YOL II
İnsan yol aldıkça ilerde göğe doğru dikili bir haçın görüntüsü gözüne
ilişir. Çarmıha gerilmiş İsa’nın resmi insana sembolik biçimde sunulmuştur.
Ancak bu her şey değildir, haç herkesin ruhsal evriminin belirli bir
evresinde gördüğü eski bir semboldür. Bütün ırk ve uygarlıklarda bulunan
içsel bir deneyimin, teslim olma ve karşılıksız verme deneyiminin dışsal
sembolüdür. İnisiyasyon adayının gözlerindeki bağlar çıkarıldığında önce
ışığı, sonra da arkalarda ışık içindeki teslimiyet haçını görür. Bu ilk
büyük inisiyasyondur. Haç bir hayat sembolüdür, ancak bu hayat ölümle
kazanılmıştır. Buradaki ölüm fizik bedenin ölümü değil kaba alt benliğin
ölümüdür. Haç nefsin teslimini, kişisel arzuların terkini, iradenin Tanrıya
tamamen teslim olmasını, sevgi ve kardeşlik ilhamına yanıt verilmesini
simgeler.
Yoldaki ilk derslerden biri de ayırt etme, yani tefrik etmedir. Sahte ve
gerçek arasında, doğru ve yanlış arasında, ayrıca üst benliğinizle alt
benliğinizden gelen dürtüler arasında ayırım yapabilmek. Hiç kimse ayırt
etmenin ilahi özelliğini öğretemez, o deneyim ve derin düşünceyle
kazanılır. Ayırt etme ve muhakeme, doğru değerler elde etmek ve her şeyin
ruhsal yönünü önceden görmek demektir. Bir sorunuz varsa hiçbir zaman
sadece maddi standartlara göre yanıt vermeyiniz, bunun ruhsal anlamı nedir
diye sorunuz. Başkalarına yardım ederken karmasını ondan almaya
çalışmayınız, çünkü karması Tanrıya daha yakın olmasına yardımcı olabilir.
Ayrıca geçici doyum sağlayan şeylerle onu oyalamayınız.
Başkalarını yargılamamayı da öğrenmelisiniz. Yargılayamazsınız çünkü
onların geçmiş yaşamlarını bilmiyorsunuz, o şekilde davranmalarını sağlayan
karmalarını bilmiyorsunuz. Bir insanın tek bir yaşamda bazen sanıldığı
kadar özgür iradesi yoktur. Ruh Büyük Yasaya hizmet eden olaylara konsantre
olur. Hür irade ruhun tepkisinde, kendine sunulan koşulları severek kabul
etmesinde ve en iyisini yapma çabasında yatar.
Biz yargılama cüretinden sakınırız, çünkü biliriz ki yargıladığımız kişi
sadece ilahi yasanın bir aracıdır, sizin bunu anlamanız zordur. Ayırt
etmenin bir özelliği de insan yasasıyla Tanrı yasası arasında, içsel
yaşamla dışsal yaşam arasında ayırım yapabilmektir. Her sorunu ruhsal
yasanın ışığı altında, sevgi ışığı altında görmeyi öğrenmeliyiz. Işığı
kabul eden ve kalbinde onu taşıyan ruh, ayırt etme ve nefsini ilahi olana
tam anlamıyla teslim etme dersini öğrenmelidir. Bunu günlük yaşama
uygulamaya gelince, bu insanın öğrenmesi gereken en zor derslerden biridir.
Bu konuyu kapatırken şunu belirtmek isteriz: Ne insan deneyiminden
kaynaklanan ruhsal şuurluluğun kalitesi tek bir yaşamla kazanılır, ne de
bir dizi enkarnasyon tek bir ders için harcanır. Her enkarnasyon genelde
birçok ders içerir ve istenen birçok özellik kazandırır. Dolayısıyla, ruhun
belirli enkarnasyonlardan sonra bir inisiyasyon geçirdiğini ve bir sonraki
inisiyasyonunu da belirli enkarnasyonlardan sonra geçirdiğini söylemiyoruz.
Büyük küresel bir genişleme vardır. Birçok ders birçok enkarnasyonda
öğrenilip tek bir yaşamda bir seri inisiyasyon tamamlanır. Başka bir
olasılık da ruh geçmişte bir inisiyasyon geçirmiştir, bir sonraki
inisiyasyonu alabilmek için bir dizi yaşamda gerekli özellikleri özümser.
Ruhsal evrimi son derece mükemmel bir işlem olarak düşününüz. Yaşamın tüm
parçaları ve kırık dökük fragmanları, insan yaşamının motifini
mükemmelleştirmek için tarif edilemez güzellikteki bir yöntemle bir araya
getirilir. (Sayfa: 18-24)
YOL III
Sevginin şifa verici ve rahatlatıcı gücünü hissettiğimiz anda, onun başka
bir ruha yardım etme gücünü de bilmiş oluruz. Göksel dünyalardaki Tanrı
ışığı vizyonunun ruhsal gelişmede önemli bir basamak olduğunu
belirtmeliyiz. İnsan nefsi bu fedakarlıktan kaçar, insanlar kendilerini
materyalizmle sarıp sarmalamayı tercih ederler ve ruhsal yaşamın gerçeğini
kabul etmezler. Çünkü sezgileriyle bilirler ki ruhsal yaşamı kabul
ettikleri anda tüm değerlerini, moral standartlarını ve yaşama karşı tüm
zihinsel tutumlarını değiştirmeleri gerekir.
Dış görünüşe bakarak insanın hareketlerinin ardında yatan güdülerin neler
olduğunu saptamak imkansızdır. Daha maddi seviyede bir hizmet vermek
uğruna, bir ruhun belirli bir enkarnasyonda daha belirgin karakter
özellikleriyle doğması gerekebilir. İnsanlığa hizmetin ticaret ortamında
verilmesi gerekiyorsa ticari içgüdü ve yeteneklerin tam bir etkinlik
içerisinde cereyan etmesi gerekir. Göksel ışık böyle birinin gözlerini
kamaştırır ve onu yolundan alıkoyar. Dolayısıyla bu ışık geçici bir süre
için insaflı bir şekilde perdelenir. Başka birinin bu ruhu yargılamasının
imkansızlığı işte burada açıkça görülür.
Bazı gezegensel etkiler özveri talep etmektedir. Bu etkiler bir elden
verirken diğer elden de alırlar. Dünyada sevdiğiniz, hayırlı sandığınız
eşya ve şartları sizden aldığında şunu bilin ki Tanrı asla vermeden almaz,
bir elden alınan şey diğer ele farklı şekilde verilir. Bu Tanrının
cömertliği, merhameti ve sevgisidir. O halde, inisiyasyon kapısına giden
yolu izleyen aday çarmıha gerilmeyi kabul etmeye hazırlıklı olmalıdır.
Kalp merkezi güneş gibidir. Geleceğin insanı kalbiyle düşünmeyi
öğrenecektir, şimdiki insanlar sadece akılla düşünüyorlar. Ama yeni çağdaki
erkek ve kadınlar mekanı kalpte olan Tanrının aklıyla düşünecekler, geleceğin
zihni kalpte çalışacaktır. Sevmeyi öğrendiğinizde içinizde bilgelik büyür.
Her zaman bilgelik ve sevgiyi bir arada düşününüz, çünkü gerçek sevgi
bilgelik doğurur, bilgeliği sevgiden soyutlayamazsınız. Gerçek sevgi,
kardeşinizin ihtiyaçlarını sizinkinin önüne koymanızdır. (Sayfa: 25-35)
YOL IV
Sahiplenme kibrinin tamamı gitmelidir, isterse bu fazlalıklar dünyasal
eşya, zihinsel başarılar veya ruhsal pırlantalar olsun fark etmez.
Yuhanna’nın Vahyinde yirmi dört ihtiyarın taçlarını nasıl çıkarıp Tanrının
huzurunda attıkları anlatılır. Her insan bir gün kıymetli neyi varsa atacak
ve Tanrının huzuruna donatılmamış şekilde çıkacaktır! Sahiplenme kibri
herkesin değişik biçimde deneyimlediği ince bir sorundur. Hepimiz şu veya
bu türde fazlalıklara tutunuruz. Ancak ruhsal gelişimimizde er geç tüm
fazlalıkların, tüm ödüllerin, tüm başarıların Tanrıya ait olduğunu
anlayacağımız bir noktaya erişeceğiz. Biz kendiliğimizden bir hiçiz, ancak
Tanrının şuuru içinde yaşar, hareket eder ve var oluruz.
İnsan bu idrake vardığında tüm dünyasal düşlerinin ötesinde bir zenginliğe
ulaşır. Gerçek zenginliğin idrakine vardığında Evrensel Gücün bir parçası
olur. Bu hedefe varmak için insan benliğini teslim etmelidir. Bu da mecazi
olarak her şeyimizi satmak veya ihtişam tacını Tanrının huzurunda yere
atmak anlamına gelir. İnsan kendisi için hiçbir şey tutamaz, bu yüce yasaya
aykırıdır. İnsan ancak kendini gerçekten vererek Tanrıyla bir olur. Bu
gerçek, insan yaşamının en küçük ayrıntısında bile uygulanmalıdır. (Sayfa:
36-42)
YOL V
İnisiyasyonlar iki çeşittir. Küçük ve büyük inisiyasyon. Küçük
inisiyasyonlar insan yaşamında sürekli olarak yaşanmaktadır, ama insan
genellikle bunların farkına varmaz. Oysa büyük inisiyasyonlar insanın
farkında olmadan yaşaması mümkün olmayan büyük ruhsal deneyimlerdir. İnsan
yaşamındaki büyük sarsıntılar, yaşamı boyunca meydana gelen değişimler ve
kararlar küçük inisiyasyonlardır. Ruh hem kederden hem de sevinçten
öğrenir. Tüm deneyimler ruha hemcinsleri ve kendisi hakkında bilgelik ve
anlayış getirir. Küçük inisiyasyonlar enkarnasyon içinde sürekli oluş
halindedir. Ama insan dersi öğrenmeyi başaramadıysa, ders öğrenilinceye
kadar ruh ileriki yaşamlarında tekrar tekrar aynı dersle karşılaşır.
Büyük inisiyasyonlar özel yollar boyunca yürüyenler tarafından
yaşanmaktadır. Kalp, gırtlak ve baş merkezlerinin oluşturduğu üst üçgenin
uyarılmasına neden olurlar. Ancak bu üç noktayı büyük inisiyasyonlarla
ilişkileri açısından alt üçgeni oluşturan göbek, kuyruk sokumu ve kök
merkezlerinden ayırmamız gerekir. İnsandaki bu çakralar yolculuk sürecinde
derece derece güce dönüşerek gelişebilirler.
İnisiyasyon geldiğinde sadece büyük bir şuur genişlemesi değil, aynı
zamanda bir güç artışı da getirmektedir. Ama bu güç bazen yıkıcı olabilir,
gücün suistimali bir ruhu yolun gerilerine fırlatabilir. Eski Ahit
Lusiferin büyük güç kazanıp göksel dünyada bir ışık gibi parladığını, ama
gücü suistimal ettiği için düştüğünü anlatır. Burada Tanrının bilgeliğini
görmekteyiz, çünkü bir ruh ileri doğru aceleyle atılırsa bir engelle
karşılaşıp geri itilmesi işten bile değildir. Ruhsal gelişmeyi hiçbir zaman
koşturma ve zorlama yöntemiyle sağlamaya çalışmayınız. (Sayfa: 43-53)
İKİNCİ GELİŞ
İsa’nın ikinci gelişini dört gözle bekliyorsunuz, çünkü İsa’nın geri
döneceği açıkça yazılmıştır. İkinci gelişin her erkek ve kadının kalbinde
olacağını daha evvel de söylemiştik. Bu ışığın uyanmasıdır, ışık insan ruhu
içinde parlak bir şekilde yandığında, maddenin, fizik bedenin ve dünyanın
arınması, duygusal bedenin kontrolü ve belki daha da büyük bir işin, yani
mental (zihinsel) bedenin kontrolü mümkün olacaktır. Bundan sonra İlahi
Tanrı Eri’nin gelişi gerçekleşecektir. Ay insan ruhunu, Güneş insan özünü
temsil eder. İnsan dünya üzerinde hakimiyet kurmadan evvel mental ve ruhsal
beden evlenir. Dünyasal insan ve semavi insan arasındaki fark budur.
Element inisiyasyonları konusunda daha önce konuşmuştuk. Su inisiyasyonu
duygusal bedenin kontrolü ve arınması, hava inisiyasyonu mental (zihinsel)
bedenin arınması, ateş inisiyasyonu ruhun sevgi olan ak majiyi öğrenmesi,
toprak inisiyasyonu ise fizik bedenin kontrolü ve nefsin çarmıha gerilmesi
anlamına gelir. Unutmayın ki bir inisiyasyon anlayışının genişlemesi ruhsal
farkındalığın genişlemesidir, ancak bu inisiyasyonun bir okült veya dini
törenden ya da ayinden gelmesi şart değildir.
Görüş berraklığını sağlamanın ve şuuru uyarmanın yolu meditasyondur.
Meditasyonla kastettiğimiz, düşünce perdesinin ötesine geçerek ruhsal yaşam
düzeyine erişmek ve eskilerin içinizdeki güneş gücü dedikleri ışığın ve gücün
farkındalığına kavuşmaktır. Bu güneş gücü kutsaldır, sadece birey samimi
olarak İsa’nın gerçeğini aradığı zaman uyarılmalıdır, bencil amaçlar ve
salt meraktan uyarılmamalıdır. Geçmiş dönemlerin mabetlerinde ve mister
(gizem) okullarında bu bilgi dikkatli bir şekilde korunurdu, hala öyledir.
Ancak, Kova Burcu Çağında bu bilgi alçakgönüllü ve saf olanlara, gerçek bir
arayış içinde olanlara verilmektedir. Söz konusu uyarılmanın başlangıcı da
dua ve meditasyonda yatmaktadır. Bu da yavaş ve ritmik nefes alıp verme,
zihnin dinginliğe kavuşturulması, iç mabede girmek ve orada Işık Efendisini
aramak anlamına gelir. Bu işlem tüm bedeni etkiler.
Meditasyon sizi tüm planların içinden yükselterek göksel ışığa, Tanrının
olgunlaşmış çocuklarının dünyasına götürür. Tanrının, kendini sevenlere
hazırladığı şeyleri ne göz görmüştür ne de kulak işitmiştir. Kardeşlerim,
Kova Burcu Çağının açtığı yoldur bu, dünyadan ta ruhsal aleme kadar uzanan
güzellik, uyum ve kardeşlik yolu. O zaman Yakup’un merdiveni dünyada
kurulacak, Gerçeği arayan herkes meleklerin dünya ve cennet arasında mekik
dokuduğuna şahit olacaktır. Doğruyu söylediğimizi göreceksiniz. (Sayfa:
54-63)
BEŞERİ VE İLAHİ OLARAK İNSAN
Yüce üstatların neden kalplerinden ışık fışkırır halde resmedildiklerini
biliyor musunuz? Çünkü kalp merkezi ilahi kıvılcımın, Tanrısal benliğin
yeridir. Eskiden bilge rahiplerin talebelerine öğrettikleri diğer iki
merkez zihin ve üreme merkeziydi. Eğer insan alt merkezler tarafından
yönlendiriliyorsa maddecidir, bedensel zevkler için yaşamaktadır, bu tür
insana göre yaşam bir defalıktır. Eğer insan baş merkezi tarafından
yönlendiriliyorsa ve bir entelektüelse zihinsel şeyler için yaşamaktadır.
Ama eğer kalp merkezi tarafından yönlendiriliyorsa bir inisiyedir.
Bilgeliğin ve aşkın merkezi olan kalp diğer iki merkezi dengelemelidir.
Eski bilgelik inisiyesinin asıl şeklini durugörüyle görebilseydiniz, onun
bir ışık konisini andırdığını görürdünüz. Işık, koninin tepe noktasından
beyin ve alt merkezlere inerek akmaktadır. İnsan enkarnasyonlarının tüm
amacı, zamanla ilahi yaşamı fizik maddede tezahür ettirebilmektir. Bugünler
dünya tarihinin en önemli dönemidir ve sizler öncüsünüz.
Her bireyin kendi yolunda gelişmesi istenir, ama birey hiçbir zaman tek
başına değildir. Ayrı varlıklar olmanıza rağmen diğerleriyle birlikte
kolektif bir yaşam ve kardeşliğe yönlendirilirsiniz. Er geç her ruh tüm
grubun farkındalığına ulaşmaktadır, ama o zamana dek yaşam tek başına bir
yolculuk gibi görünür. Sonunda bir zaman gelir ki birey grupla olan
birliğini idrak eder. Gruba dahil olmak ya da olmamak bireyin karmasıyla
ilgilidir. Grubu oluşturanların bir araya gelmesi tek bir yaşamda değil
birçok yaşamda gerçekleşir.
Gerek karanlık gerekse nur birlikteydi, bu da bilge insanların bir başka
sırrı! Mükemmel denge, yaşamın iki yanının mükemmel dengelenişidir. Yaşamı
ve insan varlığını destekleyen iki sütun: Sevgi ve bilgeliğin merkezi kalp
ile, güç, enerji ve iradenin merkezi akıl. Her ikisini birleştiren ve
kemerin kilit taşını oluşturan ise Yüksek İdareci Plan’dır. Mabetteki çift
sütunu Ana ve Baba (erkek ve dişi) olarak Tanrının ikili özelliğine
benzetelim. Dünyadaki kaos, zulüm ve ıstırap, insanların asırlardan beri
dişi prensibe sırt çevirmelerinden kaynaklanıyor. İlk başta bedenin, daha
sonra aklın egemenliği hüküm sürmüştür. Bu ikili, bilgelik ve sevgi
anlamına gelen ilahi dişi prensibi hapsetmeye, hatta yok etmeye
çalışmıştır. Ama geleceğe aydınlanma, inisiyasyon ve ruhsal farkındalık
damgasını vuracaktır, vurmak zorundadır. Dişi prensibin yavaş yavaş ama
kesinkes dünyayı etkisi altına almaya başladığını göreceksiniz. Sonunda
sevgi ve bilgelik güç unsurunu dengeleyecektir. (Sayfa: 64—72)
KARMANIN DEĞİŞİMİ
Başkalarını yargılamamaya çalışınız, çünkü onları suçlarken kendinizi de
suçlamış olursunuz. Bağışlayınız çocuklarım bağışlayınız, başkalarını
bağışlamakla kendinizi özgür kıldığınızı anlamıyor musunuz? Kardeşlerinizi
sert biçimde yargıladığınız ve bağışlamayı reddettiğiniz sürece kendinize
de aynı yargı hükmünü getirmiş oluyorsunuz, çünkü yaşam şu ruhsal yasayla
yönetilir: “Ne ekerseniz onu biçersiniz.” Ancak kalbinizde bağışlama
hissettiğiniz zaman kendinizi karmanızın esaretinden kurtarabilirsiniz.
Ruhla, sevgiyle düşünmeyi ve davranmayı öğrendiğinizde karma değişime
uğrar. Bağışlama kalbe girer girmez öz serbest kalır, esaret altında
bulunan, çilenin çarmıhına gerilmiş olan ruh artık acı çekmez.
BASİTLİK
Üstat müritlerinde basitlik, alçakgönüllülük arar. Sade ruhu, sevecen ruhu,
sadık ruhu arar. Sınamalara ve sınavlara tabi olursunuz, bu sınavları
alçakgönüllülükle kabul ediniz. Alt zihin sizi kışkırtıp aşağı çeker,
şüphelenmenize ve yorulmanıza sebep olur. Bu çekime kapılmayınız, çünkü
sizi çeken alt zihindir. Yüksek zihin ki biz onun aracılığıyla çalışıyoruz,
size sevinç ve güven verir, tüm varlığınızın mutlulukla dolmasını sağlar.
Eğer alt zihniniz sözüm ona mantığınız bizi yalanlamaya çalışıyorsa biliniz
ki o baştan çıkaran karanlık zihindir. Yıkıcı güç her zaman engellemek
ister, yüksek zihinse her zaman iyiyi, güzeli görmeye teşvik eder. Ancak
aşırı iyimserlikle aşırı kötümserlik arasında dengeli düşüncenin sağlam bir
düzeyi vardır. İki güç arasında denge, ruhsal alemle dünya arasında denge.
Her zaman Tanrı düşüncesini izleyiniz. (Sayfa: 83-86)
---ASHTAR SHERAN---
DÜNYALILARA BİLDİRİLER
RUH VE MADDE YAYINLARI
Ashtar Sheran, evrendeki çeşitli
yıldız sistemlerinden gelen uzaylı grupların meydana getirdiği Galaktik
Federasyona bağlı Uzay Donanmasının komutanıdır. (Derleyen)
ANTİ ALEM
Soru- Niçin tüm
dünyayı varlığınıza inandıracak şekilde kesin bir iniş yapmıyorsunuz?
Ashtar- Bu
kendimizi küçümsenemeyecek tehlikelere atmak demektir. Düşmanca tutumunuz
ve savaşçı ruhunuz, yöneticilerinizle yakın temasta bulunmamızı engelliyor.
Binlerce yıl önce durum farklıydı, o zamanlar dünyalı insanlardan çekineceğimiz
bir husus yoktu. Atalarımız (ki biz onların enkarnasyonuyuz) tanrıymış gibi
saygı gördüler. Vaktiyle Sina Dağına büyük bir ana gemi inmişti. Ama
günümüzde durum farklı, çünkü belirttiğiniz türden bir iniş dünya çapında
bir paniğe yol açabileceği gibi, bize de hiçbir yarar sağlamayacaktır.
Soru- Uzay
araçlarınızın duyularımızla alay edercesine hareket etmeleri bizi
şaşırtıyor, ufolarınız mucizevi şekilde aniden belirip yine aynı hızla
gözden kayboluyorlar. Bu olaylar o kadar esrarlı ki, psikologlarımız bu
gözlemlere bazı psikopatların hayalleri ya da halüsinasyonları sıfatını
yakıştırıyorlar. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?
Ashtar- Biliminiz
aşırı derecede maddi fenomenlere yönelmiştir. Biliminize göre tek bir evren
vardır, o da gözle görülebilen ve ölçülebilen evrendir. Oysa bu büyük bir
yanılgıdır, çünkü gözle görülen evrene zıt, görünmez bir evren daha vardır,
yani zıt bir kutup. Bu anti evren, hayat formları hemen hemen aynı olduğu
için yapısı ve bileşimi itibariyle maddi evrene benzer.
İçinde beşeriyetler barındıran anti alemlerin canlı varlıkları sizi fark
edemezler, en azından son derece kompleks cihazlar olmadıkça. Tanrının
sonsuz ve sınırsız Ruhsal Hiyerarşisi anti alemlerle karıştırılmamalıdır.
Ruhsal alem (spadyum) enkarnasyonlar arasında uğranılan bir ara
istasyondur, ayrıca yetkili bir adli kuruluştur, hesaplaşmanın, telafinin,
tövbe ve ödüllendirilmenin gerçekleştiği yerdir. Orada kötü ya da geri
denebilecek varlıklar da bulunur.
Anti alem ise madde alemiyle bir bütündür. Yaratılışın bu iki ortamı
arasında nöbetleşe ilişkiler vardır. Bu iki alem, hatırı sayılır enerjiye
sahip iki manyetik kutup oluşturur. Siz bu güçleri pozitif ve negatif
olarak nitelendirirsiniz, kutuplaşmış enerjiler çekim dediğiniz şeyi
yaratırlar. Yıldızlar arası uzaklıklar, yıldızların kendi çekimleriyle
değil, maddi alemlerle anti alemlerin çekim gücüyle belirlenir.
Evrenin elektromanyetik alanlarını ustaca kullanarak hareket ettiğimizi
sanıyorsunuz, öyle değil. Biz iki farklı çekimin alanını kullanırız. Zıt kutupları,
karşılıklı birbirini iten iki evren olarak tasavvur etmeniz gerekir.
Ufoların size fantastik gelen hareketlerinde ne atom gücünü, ne de
elektronik sistemleri kullanırız, sadece evrenlerin kutuplanışını işler
hale getiririz, o kadar. Kısaca, uzay gemisinin kutuplarını tersine
çevirmemizi sağlayan, maddi alem ve anti alem dengesinde değişiklik meydana
getiren cihazlar kullanırız.
Kutup değişimi esnasında, uzay aracı içindeki her şeyiyle maddi hayattan
çekilir, yani ortadan kaybolur, bu durumdaylen hiçbir radar aygıtı bizi
tespit edemez. Araç madde tarafından şiddetle geri itilmiştir, böylece ufo
hayal bile edilemeyecek bir hıza ulaşır. Yerin çekim gücü misliyle
artırılmış bir karşıt güç haline getirildiğinden, elde edilen hız ışık
hızıyla kıyaslanamayacak kadar yüksek bir hızdır. Demek ki, önemli olan
ayarlama ve yönelmedir, bunu gerçekleştirmek için ışık cisimciklerini
(corpuscule) kullanırız. Siz henüz bu işlemleri gerçekleştirmekten çok
uzaksınız, bu konudaki cehaletinizi yıllarla ifade edecek olursak, binlerce
yıl geri olduğunuzu söyleyebiliriz. Üstelik bu gelişiminizi engelleyen
savaşlar göz ardı edilerek ifade edilmiş bir süredir.
Soru- Ufo
dediğiniz araçlar neden fincan tabağı şeklindeler?
Ashtar- Dış
görünüş küresel bir şekle sahiptir. Bu küre, üst ve alt yüzeyleri
kutuplanmış bir diske tutturulmuştur. Diskin iç kısmında anti aleme yönelik
kutup değişimi yapılarak bir karşı çekim (anti gravitasyon) yaratılır, bu
değişimin gücü ayarlanabilir. Uzay gemisinin maddi alanı terk etmesi esnasında
araç ışıklı bir görünüm kazanır ve tümüyle gözden kaybolur. Aksi yöndeki
işlem de aynı şekilde gerçekleştirilir. Enerji kutuplarının değiştirilmesi,
maddenin anti maddeyle ilişkiye geçirilmesi demektir. Bu iki madde yan yana
olamaz, birbirlerini iterler. Bir ufonun kutup değiştirerek anti maddeye
bağlanması, hatırı sayılır manyetik bir gücün harekete geçirilmesine yol
açar. Eğer ufo dünyaya yakınsa müthiş bir hızla uzaya fırlar.
Yıldızlar arası yolculukta anti madde yönünde bir değişim
gerçekleştirmekteyiz. Ayrıca yer değiştirme esnasında kullandığımız ayrı
bir sevk gücümüz daha var. Terminolojinizde ona takion vasıtasıyla elde
edilen hyperdrive diyorsunuz. Bu farklı sevk vasıtaları birlikte
kullanılabilir. Ani ve keskin dönüşlerde yaptığımız şey, ufoyu o yana
eğmekten ibarettir. Her geminin özel güç alanları vardır, bunlar bizi
atmosfer sürtünmelerine ve su basıncına karşı koruyan kalkanlardır.
Demateryalizasyon (maddelikten çıkma), ufonun içindeki bir teknikle mümkün
olur. Her insanın sahip olduğu astral beden rahatça dolaşırken, yarı
demateryalize haldeki beden ufonun içinde kalır.
Soru- Tamamen
hareketsiz ufolar gözlemlendi, bu nasıl mümkün oluyor?
Ashtar- Ufo böyle
bir izlenim yaratsa da asla durmaz. Bu durumdaki bir gemi, kendini
gezegenin rotasyon hızına ayarlamış haldedir, yani seyir halindedir. Gemi
uzayda inşa edilir, kalkışı da bir gezegen üzerinde değil yine uzayda
gerçekleşir. Hayal gücü en geniş şairleriniz bile böyle bir imalatı
tasavvur edemez. Devasa bir ana geminin gezegen üzerinden kalkış yapması, o
gezegenin yörüngesinden sapmasına yol açabilir, çünkü dev enerji dalgaları
gezegeni etkileyebilir.
Soru- Bir ana
gemi kendi özel enerjisiyle yolculuk yapabilir mi?
Ashtar- Hareket
halindeki bir geminin tamamiyle anti maddeye bağlanmış olması gerekir. Bu
andan itibaren gemi uzayda muazzam bir güçle yol alır, ama istenilen hıza
ulaşılamazsa kendi özel enerjimizi de devreye sokarız. Bunun için fotondan
daha küçük partikülleri kullanırız, böylece gemi ışık hızından çok daha
süratli olan hyperdrive hızına ulaşır. Eğer anti maddeye yönelik kutup
değişimi çok ani yapılırsa mürettebat büyük zarar görebilir, bu yüzden
manevra tedrici yapılmalıdır. Geminin ışığında gözlemlediğiniz değişimlerin
sebeplerinden biri de budur.
Gemi anti maddeye doğru kutup değişimi yaptığı zaman ilginç bir şey olur.
Uzay aracındaki yolcu, yıldızların görüntüsünün yavaş yavaş değiştiğini ve
yeni bir alemin gizlerini açmaya başladığını görür. Bilinen evrenin gezegen
ve güneşleri kaybolur ve anti maddeden oluşan göksel cisimler ortaya
çıkmaya başlar. O zaman uzay gemisini bir ateş sütunu halinde görürsünüz,
bu onun saydam haldeki dış görünüşüdür. Vaktiyle Kızıldenizin ikiye
bölünmesi ve bazı deprem olayları kutup değişimiyle yaratılan devasa enerji
akımları tarafından meydana getirilmiştir. Dolayısıyla, bir uzay gemisi New
York gibi büyük bir kenti yerle bir edebilir. Bunu bir tehdit olarak
algılamayın, bu güçler hakkında bir fikriniz olsun diye söylüyorum.
Soru- Bazı
bölgelerde mevzilenmiş kötülük, anti alemde de hüküm sürüyor mu?
Ashtar- Kötülük
her yerde vardır, yani elverişli her yere yerleşebilir. Biz kötülüğü büyük
çapta yendik. Kuşkusuz bizim toplumumuzda da hala bazı küçük yalanlar ve
karakter zayıflıkları yok değil, ama cinayet asla. Kötülük dünya
insanlığını üstesinden gelemeyeceği durumlara zorlamaktadır, işte bu yüzden
size yardım etmeye geldik.
Soru- Belirli bir
planı gerçekleştirmek üzere dünyaya geldiniz, bunun belli bir süresi var
mı?
Ashtar- Evet,
bazı safhalar önceden belirlenmişti ve bilinmekteydi. Örneğin, Sina Dağında
Tanrı emirlerini teslim ettiğimiz zamanki safha. O sıralarda dünya bizim
için herhangi bir gezegenden daha fazla önem taşımıyordu, ama bugün
evrensel bir sorun haline gelmiştir.
Soru- Anti evren
bulunduğumuz evrenden çok mu farklı?
Ashtar- Hayır,
aralarında büyük bir benzerlik var, doğal olarak o evren de iskan
edilmiştir. Anti alem başka bir boyuttur, fakat bunu dördüncü boyutu olan
bir alem gibi düşünmeyiniz, yani bu boyutun görünüşü de yine üç boyutludur.
Anti madde, maddenin iki kutbunun olması gibi tamamen doğal bir şeydir.
Orada da rölativite yasası geçerlidir. İki evrenden her biri, dıştan
bakıldığında diğeri için mevcut değildir, oysa her ikisi de vardır. Bu bir
illüzyon değildir, iki evren uçsuz bucaksız manyetik kutuplar oluştururlar.
(Sayfa: 19-36)
DÜNYA İNSANLARI
Yaşamın ebedi olduğuna birkaç kez dikkatinizi çekmiştim. İnsanın et ve
kandan oluşan kısmından değil, ruhsal prensibinden söz ediyorum. İnsan
evrenin bir parçası ve Tanrının bir cüzüdür. İnsan beyninin rolü tembellik
yüzünden çok kısıtlanmış durumda, büyük bölümü hiç kullanılmıyor,
düşünceniz belli bir noktaya çıkar çıkmaz duruyor, daha öteye gidemiyor.
Dünya insanının ölümden ötesini anlayamamasının sebebi budur. Tabuttan
ötesini düşünmek istemiyorsunuz, örneğin düşünce faaliyetinin ölümden sonra
da devam ettiği gerçeği size saçma geliyor. Oysa düşünce kimi zaman somut
yaşamdan daha önemlidir. Şuurunuz ölümsüzdür. Evet geçmiş yaşamlarınızın
anısı bir sis perdesiyle örtülü gibidir, ama tamamen silinmiş de değildir.
İnsan ruhu dünyevi bedenini bırakıp özgürleştikten sonra binlerce yıllık
olayları hatırlar. Sormak istediğiniz sorular var mı?
Soru- Diyalektik
materyalizm, insan şuurunun maddenin ürünü olduğunu ileri sürüyor.
Ashtar- Eğer tüm
hatalarınızı bir bir saymak gerekseydi, binlerce cilt kitap olurdu. Şuur
hiçbir şekilde maddenin ürünü değildir, uzayda hür bir şekilde evrimleşir.
İnsanın, şuurun kafasının içinde yer aldığı zannına kapılması bir
yanılgıdır. Şuurun kapsam alanı milyonlarca kilometrelik bir saha olabilir,
bununla birlikte nihai etkisi bedende yer alır. Etkinin son bulduğu nokta
ruhsal beden (perispiri) ya da semavi beden (astral beden) de olabilir.
Şuurun kendine vasıtalık edecek bir araca, bir alete ihtiyacı vardır, fakat
bu aletin ille de et ve kandan oluşmuş bir beden olması gerekmez. İnsan
ölüp beyin tüm fonksiyonlarını yitirse de şuur ölmez. Beynin görevi, şuurun
kendine özgü titreşimine aracılık etmekten ibarettir. Bu titreşimden en
ufak bir sapma deliliğe sebebiyet verir. Beyin düşünmek için değil,
titreşimi kontrol için yaratılmıştır.
Soru- İnsan
ruhunun ölümsüzlüğüne ilişkin sürüyle kanıtı bilim adamlarının kuşkuyla
karşılamaları, inkar etmeleri anlaşılmaz bir tutum değil mi?
Ashtar-
Dünyanızda sadece kuşku ve inkar değil, büyük cinayetler de hüküm sürüyor.
Bilim adamlarınız yakında gerçekleşecek İlahi Adalete boyun eğecekler.
Tanrısızlığı kalkan edinmiş beceriksiz psikologlarınız kesin doğruları
reddedip onları fanteziye ya da halüsinasyona bağlamaktalar! Gerçeğin
kendilerinden saklandığı halklar yalanlarla yönetilmekte, büyük cinayetler
kahramanlık gibi gösterilmekte ve aşağılık işlerin diplomasi adına
yapıldığı ileri sürülmektedir. Şiddet ve kaba güç sıradan bir iş
sayılmakta, ırklar arasındaki kin ve düşmanlığa normal şeylermiş gibi
bakılmaktadır. Semavi dinler saptırılarak amacından uzaklaştırılmakta,
fanatizm üreten kurumlar haline getirilmektedir. Tanrıya hakaret edilip
sövülmekte, yaratılışın kör bir tesadüften ibaret olduğu ileri
sürülmektedir. Kitleler koyun gibi pasifleştirilmekte, bazı açıkgözler
küçümseme ve küstahlıkla yükselip toplumun emekçilerinin sırtında asalaklar
gibi yaşamaktadırlar. Bu kişiliksiz kaba insanlar birbirlerine pastanın
dilimlerini sunmakta, tavus kuşları gibi kabarıp içki alemleri düzenleyerek
nefis yemekler yemektedirler. Onlara göre Tanrı gözle görülür ve elle
tutulur olmadığı için yoktur, bu yüzden masalarına da oturamaz! (Sayfa:
37-40)
İNSAN OLMAK
Yöneticiler konuşuyor, halklar susuyor. Dünyada anlayamadığımız bir
kayıtsızlık ve umursamazlık hüküm sürmekte, kitlelerin dikkati olumsuz
şeylere çekilmekte, bu amaçla çeşitli sektörler geliştirilmektedir. Bu
arada kulis arkasında çevrilen işler, döndürülen dolaplar halklardan gizli
tutulmaktadır. Oynanan namussuzca bir oyundur. Tüm dünyada kokuşmanın
getirdiği pis bir esinti hüküm sürmektedir. Her siyasi akım mutluluk
formülünün kendinde olduğuna beşeriyeti inandırmak istiyor, bunlar yönetici
sınıfların yerlerini korumalarını sağlayan yöntemlerdir. “Kendini bilmek”
kimseyi ilgilendirmiyor, olumluya, iyiliğe ve insanlaşmaya doğru en ufak
bir çaba harcanmıyor. Siz insan tabirinden ne anlarsınız ki? İnsan evrenin
en zeki varlığıdır, siz sadece beşersiniz!
Binlerce ışık yılı uzaklıktaki uygarlıklar size yardım için Tanrısal
mesajlar getiriyor, astronot ve misyonerler yolluyor, ama filozoflarınız
getirdiğimiz yasaların zamane öğretmenleri tarafından icat edildiğini ileri
sürüyorlar. İşte sizin teşekkür tarzınız bu! Oysa On Emir yüksek bir
uygarlığa erişmiş gezegenlerdeki dinlerden gelmiştir, bu emirleri bir uzay
gemisiyle getiren bizlerdik. Dünya tehlikededir ve tehlike giderek
büyümektedir. İster kabul edin, ister etmeyin bizler İlahi Hiyerarşilerin
elçileriyiz! Şimdi sorularınızı cevaplayabilirim.
Soru- Şu sıralar
çok sayıda mümin kiliseden elini eteğini çekiyor, bu konuda ne
düşünüyorsunuz?
Ashtar-
Bünyesinde objektif gerçeği tam anlamıyla barındırmayan dinlerinizden
hiçbiri kurtuluşu gerçekleştiremez. Hıristiyanlık bu gerçeğin son derece
ufak bir bölümünü içerir, Musevilik de öyle. Bu yüzden, müminlerin
kiliseden elini eteğini çekmesini onaylıyorum. Dinin tam anlamıyla neyi
temsil ettiği hakkında insanların çoğunun maalesef en ufak bir fikri bile
yok, bu rahiplerinizin çoğunluğu için de geçerlidir. Din bir zaman geçirme
vasıtası, bir hobi değildir. Her insanın din karşısında, yani gerçek ve
yasa karşısında ödevleri vardır. Temel yasayı bilenin bunu diğerlerine de
açıklaması kutsal bir görevdir. Gerek İncil yazarlarının, gerekse
rahiplerin binlerce yıl boyunca insanlığa doğru bir öğreti aktarmadıkları saptanmıştır.
Din bir gariplikler ve fanatikler fuarı değildir, din bir savaş alanı da
değildir, o her varlığın hayati temelidir.
İdrak edemediğiniz bir şeyi reddetmekle büyük bir hata yapıyorsunuz.
Yaradan Allah bizim için de anlaşılmaz ve kavranılmazdır, fakat bu onu
kabul etmemek için bir gerekçe olamaz. Evrenler o kadar büyük, karmaşık ve
çeşitli ki, öyle ustalıkla, öyle zekice düzenlenmiş ki, önceden yapılmış
dahiyane bir planın varlığını insan kabul etmek zorunda kalıyor. Planlayan
eşsiz bir kudret dilediğine hayat veriyor.
Kitabı Mukaddes’te “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı” diye yazar.
Kitabı Mukaddes’in bu pasajı, diğer birçokları gibi bizim tarafımızdan
Musa’ya nakledilmemişti. Şimdi bu pasajın oraya nasıl sokulduğunu uzun uzun
anlatmaya gerek yok, fakat bilinmeli ki kafa karıştıran yanlış bir anlam
içermekte. Bu sözler büyüklük hırsına kapılmış bir rahibin elinden
çıkmıştır. Tanrı hiçbir insan varlığıyla yakından ya da uzaktan hiçbir
şekilde kıyaslanamaz. Tanrı sadece dünyadaki insanı yaratmadı ki, bir başka
gezegende yaşayan bizleri de yarattı, aynı şekilde et ve kemikten
varlıkların bulunduğu nice küreleri de yarattı. Şimdi onların Tanrısı da
yalnız onlara göre mi olacak? Olmaz öyle şey!
İnsanın Tanrıyla benzerliği, ancak yaratıcı faaliyet gösterme
yeteneğindedir. İnsanın Tanrıya benzeyen bir tarafı varsa, bu fiziki
görünüm değil şuurdur. Musa uzay gemisinde kırk günlük ikameti boyunca
muhtemelen bu yönde eğitilmişti. Fakat şurası muhakkak ki, bu öğreti zihin
yapıları yetersiz halefleri tarafından dejenere edildi.
Soru-
Teleportasyon (bedenin bir yerden bir yere nakli) olayında insanın hiç
zarar görmemesini nasıl açıklıyorsunuz?
Ashtar- Mademki
ruh ve beden diye bir şey var, o halde iki ayrı bölüm var demektir. Vücut
demateryalize olmuş olsa da, inşa yasası ortadan kalkmaz. Canınıza gelince,
o zaten dokunulmaz bir özelliğe sahiptir. Şu halde teleportasyon en ufak
bir zarara uğranmadan gerçekleştirilebilir, çünkü bu yöntem saniyenin
milyonda biri kadar kısa bir sürede gerçekleştiğinden, vücudun bir
tehlikeye maruz kalması söz konusu değildir. Bir maddi zararın oluşabilmesi
için nispeten uzun bir zamana ihtiyaç var. (Sayfa: 41-57)
İNANÇLAR
Soru- Bir
celsede, kurtuluşun spiritüel bir reformla mümkün olabileceğini
söylemiştiniz.
Ashtar- Evet,
misyonumuzun amaçlarından biri de budur, sizi huzura kavuşturacak olan da
budur. Bir atom savaşı felaketine uğramanıza izin verilmeyecektir. Üstün
bir ırk tarafından gözetim altında tutulmaktasınız, bunu böyle bilin ve hiç
endişelenmeyin.
Soru- Sovyetler
Birliği ufo fenomenine karşı hep ilgisiz kalmıştı. Şimdi bu fenomeni çözmek
için araştırmalara mı girişti, ne dersiniz?
Ashtar- Dünyasal
bakış açısıyla Sovyetler Birliği komünizmi temsil eder, yani sadece
dünyasal yaşama ve maddi bilimce kanıtlanmış olana inanır, bilimin
reddettiği derhal parti tarafından da mahkum edilir. Şu halde, Sovyetler
için ne bir gizem, ne de bir din vardır, onun tek dini sosyolojidir. Bu
ideoloji ne Kitabı Mukaddes’in bilgilerini, ne de Sina Dağında verdiğimiz
türden ilahi yasaları tanır. Parti kendini dünya beşeriyetinin en büyük
düşünürlerinin zirvesi olarak görür, Kitabı Mukaddesle zıtlaşan mutlak bir
mantıkları vardır. Cehaletten doğan ne ilkel bir mantıktır bu!
Sovyet yöneticileri için gizem yoktur, Tanrı yoktur, ölümsüz olan ruh
yoktur, öte alem yoktur, ölümden sonra vicdani hesaplaşma yoktur,
sorumluluk yoktur, reenkarnasyon yoktur, Hıristiyanlık yoktur, kısaca dünya
dinlerinden hiç birinin hiçbir bakış açısı yoktur, yalnızca bilim üzerine
kurulu beşeri bilgi vardır. Bu yüzden, Sovyet biliminin duyular dışı idrake
pencere açma hakkı da yoktur, çünkü bu komünizmin çöküşüne yol açar, onlar
bunu çok iyi biliyorlar (bu mesaj 1956 yılında alınmıştır). Onlara göre biz
tüm dünyadaki askeri güçlerden daha büyük bir tehlike arzediyoruz. İşte bu
yüzden Sovyetler her türlü gizemi inkar etmek zorundadır, çünkü gizem
Marksist fikirlerin geleneksel düşmanıdır. Karl Marks her tür ilahi bilgiyi
reddediyordu, izleyicileri de onu taklit ettiler, çünkü ideolojiye karşı
gelmek istemiyorlardı. Bir gizem çözülüp aydınlatıldığı zaman sır olmaktan
çıkar. Öyle ki Ruslar ufo meselesini çözmeye, bu işin sırrını aydınlatmaya
çalışmıyorlar. Onlar ufoların ilahi iradenin tebliğleri ya da fiiliyle
herhangi bir ilgisi olmadığını zannediyorlar, işte yanıldıkları nokta
budur.
Soru- Ufoların
esrarıyla ilgilenen herkesin, verdiğiniz bilgilerden yararlandığını
sanıyoruz.
Ashtar- Biliminiz
belli belirsiz de olsa bir başka evrenin varlığını sezmeye başlamıştır.
Anti madde kanıtlanmıştır, ama anti evrenin sizinkinden ya da bizimkinden
farklı olmadığını anlamanız gerekir. Hayat formları ve maddenin varlığı bu
noktada aynıdır, farklı değildir. Herşey kavranılması mümkün olmayan o yüce
planlayıcının iradesine göre yaratılmıştır. Tanrı en kapsamlı şuurdur, ezeli
ve ebedi olan sonsuz uzayın en yüce kudretidir.
İnsanı bizzat Tanrının gözetlediğine, ona bizzat Tanrının rehberlik
yaptığına, ölümden sonra onun huzuruna çıkacağına inanmakla teoloji büyük
bir hata işlemektedir. Tanrı, Ruhsal Hiyerarşi aleminde mutlak bir yetkiye
sahip nice kurumlar, nice varlıklar yaratmıştır. Bu büyük varlıklardan biri
de, bir zamanlar kendine güç verip destek olduğumuz İsa’dır, bunu hala
yapmaktayız. (Sayfa: 64-73)
GELECEĞİN ELÇİLERİ
Dünyanın şu andaki durumu, son yıllardaki yanlış atılımlardan ileri
gelmiştir denemez, bu durum en azından 10 bin yıldan beri sürmektedir. Ama
bu süre içinde yaşam biçiminizde yine de belirli bir değişim meydana
gelebilmiştir. Teknik alandaki atılımlarınız gerçi dünyanın çehresini kökten
değiştirmiştir, ama bu atılımın anlamı hiç de dürüst bir şekilde saptanıp
ortaya konmuş değildir. Bir arınma yeri olan bu gezegen, üzerine düşen
görevi yerine getirmemiştir. Dünya insanlığı adeta yeminliymişçesine
arınmaya ayak diremiştir. Beşeriyetin böylesine alıklaşmış ve insanlığını
böylesine yitirmiş olması bizi dehşete düşürüyor!
Aydınlarınızın fikirleri korkunçtur, din adamlarınızınkiler ise çocukçadır.
Bu bönlük konusunda sizi uyarırım, çünkü bu durum spiritüel gelişiminizi
tümüyle frenlemektedir. İnsan ruhunu bekleyen tehlikeleri bilemezsiniz,
çünkü ahiret diye adlandırdığınız mekanları boş inanca dayalı fanteziler
sanıyorsunuz!
Uzay gemisi üretimini büyük oranda artırmış bulunuyoruz, şu anda bile
gezegeninizi kontrol altına alacak durumdayız. Sahip olduğumuz güçler bizi
bir düşman gibi görmenize yol açıyor, toplumlarınızın liderleri de öyle
düşünüyorlar. Başka gezegenlere gittiğimiz de oldu, ama hiçbir yerde
düşmanca karşılanmadık, bu tutum dünyanıza özgü bir şey. Uzay gemilerimiz o
kadar çok ki, istesek elektrik şebekelerinizi bir anda çökertebiliriz. Bu
kadarı bile hayatınıza ve savunmanıza büyük bir darbe indirmeye yeter.
Barıştan söz edip duruyorsunuz, ama iş onu gerçekleştirmeye gelince oralı
bile olmuyorsunuz. Mevcut durumunuzla barışı kurmanız olanaksızdır, çünkü
maneviyata ve dine dayalı olmayan bir barış doğaya ters düşen bir barıştır.
İmkansız sözcüğü dünyalılara has bir şeydir, oysa Tanrı için imkansız
hiçbir şey yoktur. Her dünyalı kendine şu soruyu sormaktadır: Tanrı var mı?
Bu soruya profesörleriniz bile doyurucu bir cevap veremez, bir kanaat ileri
sürmekten öte bir şey yapamaz. Bu soruya cevap verebilmesi için, insanın
dünya bedenini terk etmesi gerekir. Ama bu sefer de aynı bedenle tekrar
dünyaya gelemeyeceği için Tanrının varlığı çözümsüz kalmaya devam eder.
Bizde durum biraz farklıdır, çünkü kendimizi değişmezliğin kollarına terk
etmeyiz, sadece fizik gelişimle değil, spiritüel gelişimle de ilgileniriz.
Sırlara vakıf oluşumuzun hikmeti işte burada yatmaktadır. Dünyanızda din ve
evrensel ruh konusunda yalan yanlış kavramlar geliştiriyorsunuz.
Kiliseleriniz ve dini kurumlarınız nazarımızda bir tradisyondan, bir
tiyatrodan ve yalan yanlış bir yorum koleksiyonundan başka bir şey
değildir! Dinlerinizin yer yer pozitif hakikat parçacıkları içerdiğini
inkar edemem, ama buna rağmen hem insanların anlayışını bulandırmış, hem de
tutumlarını etkilemişlerdir. (Sayfa: 77-83)
EŞİTLİK ÖĞRETİSİ HAKKINDA
Komünizm akıl almaz gelişmeler kaydetmiş, uluslar arasında yüksek bir
gerilimin filizlenmesine yol açarak yeni bir çağı başlatmıştır. Bu dünya
görüşünü tahlil etmemiz gerek.
Özünden saptırılmış Hıristiyan kiliseleri, dünya insanlığının alt
tabakalarının evrimini frenlemiştir. Vasat insanlar ve yoksul halk
tabakaları üzerine zenginler kadar aydınlar da çullanmış, insanları baskı
altına almışlardır, bu tutum özellikle Rusya’da sergilenmiştir. Büyük
düşünürler Kutsal Kitabın her türlü mantığa ters düştüğünü söylerken,
rahipler aksini iddia etmişlerdir. Bu rahipler, insanların muhtemel
yanlışlar üzerinde kafa yormasını yasaklayan zihniyetin temsilcileriydiler.
Kutsal Kitaba göre bir tabu mevcuttu, hala da öyledir. Tabuya ilişen doğru
yoldan çıkmış sayılır, ebedi cehennem azabına layık görülürdü, hala da
görülmektedir. Marks ve Engels gibi büyük sosyologlar, ebedi cehennem
kavramına inanmama cesaretini göstermişlerdi. O amansız baskı karşısında
böyle davranabilmek, büyük cesaret isteyen bir işti doğrusu!
Spinoza’nın felsefesini incelemiş olan Marks, düşünceleri ve sarsılmaz
muhakemesiyle büyük bir dahi idi. Böyle insanlara büyük saygı duyarız, ama
diğerleri gibi o da trajik bir şekilde yanılmış ve tüm insanlığın zararına
yol açacak sonuçlar yaratmıştır. Dünya insanlığına eşsiz bir sevgi beslemiş
bu sosyologlara karşı nankörlük etmemek gerekir. Gerçi niyetleri pek
halisti, ama çabaları yanılgıdan ibaretti. Bu büyük düşünürlerin bizimle
hiçbir teması olmamıştı.
Marks’a göre Tanrı intikama susamış bir varlık olamazdı, sevgi tanrısı
olmadığına göre tahtı boştu. Ona göre insanların ibadet ve itaatleri, yalan
yanlış tanımlanmış bir objeye yönelikti. Yerine başka bir şey koymadan
sahip olduğu bir şeyi insanın elinden çekip almak zor bir iştir, hele o şey
Tanrı olursa! Akıl dışı bir Tanrının şüphesiz ispatlanmaya ihtiyacı olamaz,
akıl dışılığı bile bunun için yeterli kanıttır. Ama kilise bu akıl dışılığa
dört elle sarılmış durumdadır. Bizi kızdıran şey, politik dalaşlarınızda
Tanrıyı bahane olarak kullanmanızdır. Tevratta şöyle deniyor: “Tanrı
insanlara Sina Dağından hitap ediyordu” Tanrı, yani Evrensel Ruh çehresini
hiçbir zaman göstermemiştir, Tevratta ifade edildiği kadar gülünç bir
tarzda tecelli etmemiştir. Sina Dağında Tanrıyı gördüğünü sanan kişi feci
bir yanılgıya düşmüştür. Geçmişte atalarımız Tanrı elçisi olarak görev
yapmışlardır, Tanrı olarak değil, bu görevi bugün bizler yapmaktayız.
Tanrının mesajları ve geleceğin elçileri konusunda inkarcı materyalist
ideoloji sahipleri ne biliyorlardı acaba? Onlar kendilerini tesadüfün
yarattığını sanmaktaydılar! Politik gücün çok büyük bir önem taşıdığının
farkındaydılar, bu yüzden insanlığın Tanrı tarafından değil, büyük
düşünürlerden oluşmuş bir meclis tarafından yönetilebileceği
kanısındaydılar. Oysa gerçek Tanrı (ki böyle bir Tanrı Kutsal
Kitaplarınızda tasvir edilmiş değildir) insanlık alemini değil, doğayı ve yıldızları
yönlendirmektedir. O, insanlar ve hayvanların yaşamını hedefleyen yasalar
değil, semavi yasalar vazetmiştir. Evrim yolunda herkes özgürdür, ama
dünyaları yöneten ve büyük düşünürlerden oluşan bir seçkinler topluluğu
vardır. Bu topluluk, sözümona bilim adamlarınızın kabul etmeye
yanaşmadıkları ve hor görüyle andıkları spiritüel mekanlarda bulunmaktadır.
Bu seçkinlerin direktiflerini dinlemek istemeyenler boşuna çırpınıp
dururlar, çünkü sorunları herkesi tatmin edecek şekilde çözemezler. Dünyada
barışın insanlar tarafından kurulamamasının sebebi budur.
Sözlerimize kulak veriniz, biz küçük azizler geleceğinizin teminatıyız,
sevgiyi ve geleceğinizi teminat altına almakla görevlendirilmiş melekleriz.
Dünyanın politik manzarası tam anlamıyla kokuşmuş durumda, çünkü temel kaya
üzerine oturtulmuş değil, hakikat kayası spiritüel hayattır. Eğer Marks
varlığımızın ve faaliyetlerimizin farkında olsaydı, eşsiz ve dahiyane bir
esere hayat verecek malzemeye de sahip olacaktı. Tanrı kavramıyla doğa
kavramı arasında bir ilişki vardır, doğal olan aynı zamanda ilahidir de,
iki ifade arasında hiçbir fark yoktur. Komünistlerin tanrıtanımazlığı, dine
ait her tür düşünceyi reddetmekle büyük bir hata yapmıştır, çünkü bu doğal
olan herşeyi reddetmek anlamına gelir.
“Tanrı indinde tüm insanlar eşittir.” Bu Kutsal Kitabın ifadesidir, ama tam
anlamıyla doğru bir ifade değildir, çünkü insanlar arasında büyük farklar
vardır. İyi ve zeki insanlar olabildiği gibi, kötü ve ahmak olanlar da
vardır. İkisi aynı kefeye konulamaz, insanlar arasında tam bir eşitlik asla
söz konusu olamaz. İnsanlar eşittir diyen bir felsefe ya da bilim yalan
söylüyor demektir. Komünizm bir sürü partizana işte bu yalan sayesinde
sahip olmuştur. Toplumun alt tabakalarına eşitlik vaat ederek, onlara
zenginlerin sahip olduğu mülklerin bir kısmını vereceğini söylemiştir. Ne
yazık ki eşitliğin ancak evrimle sağlanabileceğini söylememiştir.
Toplumdaki farklılıkları, dünyadaki hiçbir politik görüş silip atamaz.
Evrim yasası tüm ırkları eşit bir şekilde sarıp sarmalamaktadır. Az
gelişmiş bir toplumun, gelişmiş toplumların sahip olduğu tüm nimetlerden
yararlanması gerçekçi değildir. Yoksulların kıskançlığı, tüm dünya için bir
tehlike teşkil etmektedir.
Tehlikeli olduğu gerekçesiyle komünizmin tümüyle mahkum edildiğini de gözlemledim.
Bu hiç doğru bir şey değil, çünkü komünizmin pozitif yanları da var. Biz
küçük azizleri pekala komünist diye nitelendirebilirsiniz, ama sizin
komünizminizle bizimki arasında büyük bir fark var, çünkü bizim dünya
kardeşliği kavramımız tanrıtanımazlık temeline oturtulmamıştır. Biz şunu
çok iyi biliriz ki, bir gezegen üzerindeki yaşam biçimi, bireyin evrim
derecesine uygun bir yaşam türüdür. İnsanın bireysel evrimi için bir sınır
söz konusu olamaz, olmayacaktır da.
ÖLÜM HAKKINDA
Biraz da ölüm konusuna temas etmek istiyorum, çünkü ölüm dünya hayatınızın
heder olup gitmesine yol açmaktadır. Kilise sorumluları görevlerini tamamen
ihmal etmişlerdir. İnsan hayatından çok söz edilmekte, ama bu hayatın
sadece doğum ve ölümle sınırlanan tek bir bölümü ele alınmaktadır. Bu iki
sınırın öncesi ve sonrası, içine nüfuz edilemeyecek kadar koyu karanlık
içindedir. Dünya insanı muhakemesini bu iki sınır içinde tuttuğundan, tüm
deneyimlerinin bu hayatıyla sınırlı olduğunu, ölümünden sonra bunların
hiçbir anlamı kalmayacağını anlayamamaktadır. İşte yanılgı bu noktadadır.
Kim olursa olsun, hangi gezegende yaşarsa yaşasın, insanın spiritüel
deneyim olarak biriktirdiği şeylerin hiçbirisi ölümle birlikte yok olup
gitmez.
Dünya insanı anılarını ve deneyimlerini bir sonraki nesle iletebileceğini
sanmaktadır. Kalıtım yasaları bu maksatla formüle edilmiştir, çocuklara
büyük önem verilişinin temelinde yatan sebep de budur. Kitaplar, başarılı
işler, anıtlar dikerek ölümsüzleşme isteği ve tarihe geçmek isteyen
canilerin fiilleri de bu sebepten kaynaklanmaktadır. Sonraki nesillerin
hafızasında ölümsüzleşmek hiç de ölümsüzleşmek değildir, bu düpedüz
yanılgıdır. Öte alem konusunda bilgi sahibi olmalarına rağmen firavunlar da
böyle düşünmüşler, ama orada yaşamaya nasıl devam edileceğini
bilememişlerdir. Dahası, önemli gerçeklerin yerine yalan yanlış açıklamalar
konulmaya kalkışılmıştır.
Ölümün yanlış bir şekilde yorumlanması, ruhun bedenden yayılan bir ürün
diye nitelendirilmesinden kaynaklanmakta, ruhun etkileyici gücünü beynin ürettiği
sanılmaktadır. Bu anlayışa göre ölen bir beyin, etkileyici güç üretimini de
durdurmaktadır. Zavallı bilim adamları! Televizyon cihazı arıza yaparsa
veya tahrip olursa, ortada verici istasyon diye bir şeyin kalmadığını nasıl
iddia edebilirsiniz? Yayını yapan alıcı cihazınız değildir, cihazınız
yayını belli bir frekans üzerinden alan nesnedir sadece! Demek ki
düşüncelerim, kendini düşünce dalgamın frekansına ayarlayabilecek herkes
tarafından pekala alınabilir. İnsan öldüğünde alıcı cihaz kırılıp gitmekte,
ama şuur ile anılara bir şey olmamaktadır. Şuur ruhun sahip olduğu tüm
edinimlerle evrenin sinesinde daha önce nasıl var idiyse, aynı şekilde
varlığını sürdürmeye devam edecektir. Madde ne ruhu meydana getirebilir, ne
de ruhsal fonksiyonları ortaya çıkarmayı başarabilir, çünkü ruh maddenin
üstündedir, onu kullanandır.
Aslında ölüm çok basit ve sade bir olaydır. Ruhun maddeyle bağlantısı
kopmakta, bedene bağlanmadan önceki haliyle kalmaktadır. Bunun anlamı
şudur: İnsanın algıları, duyguları ve her türlü şuur faaliyeti devam
etmektedir. Ama bu kez iş maddesiz olarak ve özerk bir anlamda cereyan
etmektedir. Spiritüel mekanlardaki hayat, dünya hayatına kıyasla daha
yüksek seviyelidir. Oralarda düşünce de, algı da daha yoğunlaşmakta,
insanın tahayyül ettiği herşey anında gerçekleşmektedir. Gelişmiş bir ruh
kuş gibi uçabilmekte, balık gibi yüzebilmekte, kurtçuk gibi toprağın içine
girebilmektedir. Çok ağır hareket edebildiği gibi, düşünce hızıyla da yer
değiştirebilmektedir.
İnsanların çoğunluğu hayatın adaletsizliğine maruz kaldığına inanmakta,
kendileri mahrumiyet içindeyken diğerlerinin şan, şöhret, zenginlik ve
sağlık içinde hayatın tadını çıkardığını düşünmektedir. Aslında
adaletsizlik diye bir şey yoktur, tek bir hayat yaşamadığına göre, insan bu
durumu telafi etme imkanına her zaman sahiptir. Zevkü sefa içinde geçen bir
hayat, genellikle o hayatı sürdüren kişinin çok gelişmiş olduğunu
göstermez, gelişmiş bir varlık, zengin birini her halükarda geride bırakır.
Dünya insanlarının spiritüel manzarası diğer gezegenlerdeki varlıklarda
tiksinti uyandırmaktadır. Sizler anlaşılması zor insanlarsınız, bir şeyler
öğretmek için elimizden geleni yapıyoruz, ama sözlerimiz çölde vaaz
veriyormuşçasına yoklara karışıp gidiyor. Şeytan dünyanızda dilediği gibi
at koşturuyorsa bu yüzden koşturuyor!
NEGATİF BİR MİRAS
Atadan kalan servet çocuklar ve akrabalar arasında bölüşülmektedir. Ama bir
de spiritüel miras vardır, o mirasa tüm ulus konabileceği gibi, tüm
insanlık da konabilir. Atalarınızın spiritüel miras anlayışı pek korkunçtu.
En önemli miras, kanlı savaşlar ve korkunç mücadeleler sırasında edinilmiş
tarihi deneyimlerdir. Hiç tanımadığı insanları acımasızca katleden
savaşlara komuta etmiş şefler kahraman diye nitelendirilmiş ve
ölümsüzleştirilmiştir. Bunlar gençliğe ve insanlık aleminin yeni şeflerine
müstesna örnekler olarak tanıtılmıştır. Böyle bir miras evrenin neresinde
var? Ben şahsen başka hiçbir yerde böyle bir mirasa tanık olmadım, bu
zihniyet sadece dünyanızda var!
Binlerce yıl önce işlediği soykırımla böbürlenen bir insanlıkla karşı
karşıyayım! Ne güzel bir spiritüel miras! Bu kan dökücülükle bir ilginiz
olmadığını söylemeye kalkmayın sakın, çünkü insanlara karşı işlenmiş bu
canavarca suçların failleri sizlersiniz! Dünyanın çehresini siz
şekillendirdiniz. Savaşlardaki kahramanlıklarınızı nesiller boyunca
yücelttiniz de yücelttiniz, yerküreyi her biri insan kanına bulanmış nice
hayatlar boyunca çiğneyip durdunuz. Dünyaya öyle bir yapışmışsınız ki, şu
andaki gelişim seviyenizin üzerine bir türlü çıkamıyor, negatif mirası bir
türlü reddedemiyorsunuz.
Bize göre normal bir insanın savaşı kabul etmesi olacak şey değildir.
Savaşı kabul eden bir insan sağlıklı bir mantığa sahip olmayan, insan
hayatına hiç saygı duymayan ve skalanın cehalet basamağında tüneyen bir
zavallıdır! Eğer Tanrı insanların sayısını azaltmak isteseydi savaşa,
depreme, vebaya ihtiyaç duymazdı, yeryüzünde bedenlenmelerine engel olması
yeterdi. Siz Tanrınızı tanımıyorsunuz, savaşmanızın sebebi budur. Savaş
düşüncesini ululayan ve gelenek haline getiren bir mirası yüklenmiş
durumdasınız. Geleceğinizi görmekteyiz, halihazırdaki zihniyeti devam
ettirdiğiniz takdirde geleceğiniz iyiden iyiye kararacaktır.
Siyasi liderleriniz ve din adamlarınız şöyle düşünüyorlar: Tanrı her şeyi
affedebildiğine, kendi oğlunu bile diğer insanlar cezadan kurtulsun diye
feda edebildiğine göre korkulacak bir şey yok! Ne ahmakça bir düşünce bu?
İnsanlarınızın düşünme yetisinin yozlaşmışlığını görebiliyor musunuz? Bir
insanın, hem de kutsal ve masum bir insanın, günahlarınızın kefaretini
ödemek için çarmıhta can vermesi size mantıklı geliyor mu? Siz günahlar
içinde yaşamaya devam edebilesiniz diye, masum biri bedel mi ödeyecek?
Böyle saçma bir görüşü paylaşmamız mümkün değildir.
İNADIN EGEMENLİĞİ
İnsanlığın bir türlü anlamak istemediği bir konu da tekrar doğuştur. Tüm
evrende geçerli olmasına rağmen tekrar doğuş ciddiye alınmamaktadır.
Dünyadaki insanların hemen hemen hepsi burada defalarca bedenlenmiş
varlıklardır. Bu, evrendeki daha yüksek düzeyli kürelerde yaşamayı hak
etmedikleri için böyledir. Kiliselerin nasıl olup da tekrar doğuş
öğretisini saf dışı ettiklerine, görmezden geldiklerine bir türlü akıl
erdiremiyorum. Bu yola sapmasalardı, belki de insanlık yaşamın anlamını
kavrayabilecekti. Ama dünyada inadın egemenliği hüküm sürmektedir. Nice
kanlı savaşın, nice insanın ıstırap çekmesinin sebebi hep bu inattır. Siz
inadı gelenek haline getirmiş bir topluluksunuz!
Bilim adamlarınız sırf inat yüzünden spiritüel gerçeklerin karşısına
dikilmekte, politikacılarınız inat yüzünden pes etmemektedir. İnat yüzünden
önyargılara sarılmakta, nice evlilik bağı inat yüzünden kopmakta ve aileler
dağılmaktadır. İsa inat yüzünden çarmıha gönderilmiş, Berlin duvarı inat
yüzünden inşa edilmiştir, silahlanmayı dürtükleyen de inattır. Ama ne filozoflarınız,
ne bilim adamlarınız, ne yargıçlarınız, ne de politikacılarınız inat
konusunda bir açıklama yapmıştır, hatta inat konusunda düşünmek akıllarına
bile gelmemiştir. Dünya insanı öte alemdeki mekanlarda bile inadını
sürdürmekte, yüce ışığa yönelmekte zorlandığı için yine dünya planına
dönmeye mecbur kalmaktadır. Bana inanmayanlar çocuklara baksınlar. Onlar
bile eski yaşamlarında edindikleri inadı bu yaşama taşımakta, istedikleri
yerine getirilmediği zaman dikleşmekte, kendilerini yere atıp tepinmeye ve
ağlamaya başlamaktadır.
Biz inatçı bir uygarlık değiliz. Sizi yeni bir inancı kabule
zorlamayışımızın sebebi de budur. Biz aklınızı ve mantığınızı harekete
geçirmeyi yeğliyoruz. Uykudan uyanmanız şart, beyninizin kullanmadığınız o
ikinci bölümünü de faaliyete geçirmeniz gerekir. Orada aksayan ve düşünme
yeteneğinizi baskı altında tutan bir şeyler var. İnadı bırakınız!
GEÇMİŞİN PEYGAMBERLERİ
Geçmişin peygamberlerine bu kadar inanmanıza rağmen, kilisenin yeni
peygamberlere karşı aynı inancı beslememesi şaşılacak bir şey! Bilim ve
teknik ilerlemiştir, ama vasat bir insanın düşünme kapasitesi normalde
ulaşması gereken seviyenin altındadır. Sonuç olarak peygamber de sizin gibi
bir insandır, ama başka planlara mensup zekalarla spiritüel ilişki
kurabilme yeteneğine sahiptir. Fakat söz konusu zekalar her zaman üstün
bilgilere sahip olmayabilirler, hatta bazıları yaşayan insanlardan daha
fazla şey bilmeyen ölmüş insanların ruhlarıdır. Bu geri seviyeli ruhlar,
kendilerini tanrı olarak tanıtabilirler. Nitekim şeytan, koltuğunda Kutsal
Kitap olduğu halde tezahür etmiştir
!
Geçmişteki peygamberleriniz tecrübeye de, bilimsel anlamdaki bilgiye de
sahip olmayan cahil insanlardı. Öte aleme mensup varlıkların onlara X’i U
diye yutturması işten bile değildi. Ne diğer yıldızlardaki hayatlardan, ne
de spiritüel alemlerden haberleri vardı. Tanrıyı bulutların üzerinde
süzülen üstün bir insan olarak tasavvur ediyorlardı. Dünyanıza bir misyonla
gelen atalarımız, bu peygamberlere başka yıldızlardan geldiklerini bir
türlü anlatamamışlardır. İçinde görkemli kıyafetlere bürünmüş atalarımızın
bulunduğu uzay gemileriyle yüz yüze geldiklerinde büyük bir korkuya
kapılmışlardı! Tanrı muamelesi görmek, görevlerini kolaylaştırdığı için
atalarımızın işine gelmişti, tersini söyleseler bile bir yararı olmayacak,
tanrılık payesinden kurtulamayacaklardı.
Bu tür faaliyetlerin hepsi bizim tarafımızdan gerçekleştirilmiştir.
İlya’nın göğe alınması, Hezekiel’in vizyonları, İsa’nın göğe çıkışı bu tür
fenomenlerdir. Dinleriniz, bu konudaki bilgisizlikleri yüzünden yalan
yanlış inançların vücut bulmasına sebep olmuşlardır. Fatima olayı da bizim
meydana getirdiğimiz olaylardan biriydi. Geçmişin peygamberleri, bugün
fabrikalarda çalınan sirenlerin sesini duymuş olsalardı, son saatin gelip
çattığını ve meleğin suru üflediğini sanırlardı! Nitekim uzay gemimiz
dikkatlerini çekmek için siren çaldığında, Sina Dağı sakinleri dehşete
düşmüştü! Peygamber olarak ölümsüzleştirdiğiniz zavallı Yunus, sadece
denizlerin üzerinde dolaşan uzay gemisinin yolcularından biriydi!
Tanrı vardır, ama hayal ettiğiniz şekilde değildir. Tanrı sizin ayağınıza
gelmez, ama elçilerini gönderir, işte biz o elçileriz, geleceğinizi
şekillendirmekle görevli elçiler. Ama gelecek, savaşan insanlar, dinler ve
uluslar olduğu sürece şekillendirilemez. Bilim bu alanda itibar kaybına
uğradığını kabullenme cesaretini göstermelidir, çünkü dünya üzerindeki
hayattan tamamen bilim sorumludur. (Sayfa: 77-113)
ASHTAR SHERAN
Kutsal Kitap meleklerin tezahür edişlerini (aparisyon) dile getirmektedir.
Melek spiritüel bir varlıktır ve spiritüel alemde yaşayan insanların tabi
olduğu yasalara tabidir. Meleğin tezahür ediş tarzı, öte alemde yaşayan bir
ruh varlığının tezahür ediş tarzının aynıdır. Bazı Kutsal Kitap uzmanları,
tam anlamıyla materyalize olabilen, yani ete kemiğe bürünebilecek kadar
kendilerini değişime uğratabilen meleklerden söz etmektedir. Oysa uzmanlar
bu konuda yanılmaktadır, melek her zaman melek olarak kalır, fizik bir
bedenle tezahür edemez. İnsan ruhuyla melek arasındaki fark da budur zaten.
Melek, durugörü yeteneğine sahip bir medyuma pekala görünebilir. Gerçi
fizik bedene bürünemez, ama yaşayan bir insanın ektoplazmasını kullanmak
suretiyle kendini insan suretinde tezahür ettirebilir. Bu durumda melek
kendine ektoplazmik maddeyi sağlayan medyuma bağlı kalmaktadır.
Ama spiritüel alemde yüce ruh varlıkları da vardır. Melek diye
adlandırılabilecek niteliğe sahip büyük inisiyatörlerdir bunlar. Kanatlar,
kuşta olduğu gibi melek bedeninin ayrılmaz parçaları değildir, sembolik
şeylerdir, istek üzerine astral maddeyi düşünce yoluyla şekillendirmek
suretiyle oluşturulmaktadır. Melek kanatlı görünüme çok özel şartlarda
bürünür, özellikle de Tanrı elçisi olduğunu göstermek istediği zaman.
Omuzladığı görev, meleğin kendinden daha önemlidir, bizim omuzladığımız
görev de bizden önemlidir. Şunu bilmelisiniz ki, Kutsal Kitabınızda bir
melek tarafından meydana getirilmiş hiçbir tezahür olayı yer almamaktadır.
Meryem Ana’nın müjdeci meleği bile şekle bürünmemiş, mesajını ona telepati
yoluyla, yani gönül kulağına fısıldamak suretiyle iletmiştir.
Diğer melek tezahürlerinin hepsi bizim meydana getirdiğimiz fenomenlerdir.
Az önce sözünü ettiğim astral madde gerçi sizinki kadar yoğun değildir, ama
onu kullanarak yine de materyalize olabiliriz. Materyalize olmak için bir
medyumun ya da herhangi bir dünyalının ektoplazmasına ihtiyaç duymayız.
Tevrattaki Sodom ve Gomore olayında, Lut’u uyarmak için iki melek zuhur
etmişti, o uzun saçlı melekler küçük azizlerdi, yani bizlerdik. İncilde
İsa’nın mezarı başında beklediği belirtilen uzun saçlı, beyaz giysili
melekler de bizlerdik. İsa’nın göğe alınışını hayret dolu bakışlarla
izleyen seyircilerin arasındaki beyaz giysili insanlar da bizlerden başkası
değildi. İlya uzay gemilerimizden birine bindirilmiştir, İsa da uzay gemisine
alınmıştır. Kutsal Kitaptaki uçan daireler bulut diye tasvir edilmiştir,
orada ayrıca ufo diye adlandırdığınız küçük gemilerden de söz edilmiştir.
O zamanlar dünyalılarla ilgilenen atalarımız, hedeflerine kısmen
ulaşabilmişlerdir. Gerçi İsa onlardan himaye görmüştü, ama o da hedefine
ulaşamamıştı. Teknolojinizin kaydettiği gelişme bizi umutlandırıyor, sizi
spiritüel etki altına almaya çalışmamızın sebebi de bu umuttur. Ama
karşımıza son derece güçlü bir düşman dikilmektedir. İktidar çılgınlığı! Bu
çılgınlık bazen tüm insanlığı mahvedecek ölçülere varmaktadır, ama biz
böyle bir şeye asla izin vermeyeceğiz. Şimdi sorularınızı sorabilirsiniz.
Soru- Küçük
azizler, yani sizler dünyada cereyan eden tüm olaylardan haberdar mısınız?
Ashtar- Dünyanız
dört bin yıldan fazla bir süredir ilahi denetim altındadır, bu denetim
küçük azizler kanalıyla yürütülmektedir. Gemilerimiz keşif ve istihbarat
imkanlarıyla donatılmıştır. Araçlarımızda dünya liderlerinin tüm
görüşlerini kayda alabilecek cihazlar var. Söylediklerim size inanılmaz
gelebilir, ama unutmayın ki sizden fersah fersah ilerdeyiz. Uzaktan
kumandalı araçlarımızda insan bulunmaz, takip edildiklerinde süratle
uzaklaşırlar. Hızları sadece sizin değil, bizim bile tahammül
edemeyeceğimiz kadar yüksektir, hiç yanılmaksızın ana gemiyi otomatik
olarak bulabilirler.
Pilotlu araçların hızı daha düşüktür, yine de etten ve kemikten yapılmış
bir bedenin dayanamayacağı kadar yüksek hızlara ulaşabilirler. Bu hızda biz
demateryalize olma yoluna gideriz, böylece yolun tamamını ışık hızını da
aşan bir hızla kat etmiş oluruz. Bunları kavramanız elbette çok zordur,
bilim adamlarınız ışık hızını aşan bir hızı hala kabul etmiyorlar.
Deneylerimiz düşünce hızına bile ulaşabileceğimizi göstermiştir. Düşünce
bir saniye içinde güneş sisteminizi bir uçtan öbür uca kat edebilir.
Düşünce hızında demateryalize olduğumuzda şuur fonksiyonlarımızda bir kayıp
olmaz.
Soru- Binlerce
yıldır dünya insanından istediğiniz sonucu alamadığınızı söylediniz, bundan
sonrası için umutlu musunuz?
Ashtar- Evet,
yoksa bu konuyu çoktan rafa kaldırırdık. Geçmişte, evrende başka alemlerin
de var olduğunu kafanıza çok zor sokabilmiştik. Ama kilise bu bilginin
karşısına işkence tehditlerini dikti. Bugün dünya insanlığı varlığımızı
kavrayacak bir noktaya gelmiştir. Bilim adamlarınız başka gezegenlerde de
hayat olabileceği düşüncesini artık reddetmiyorlar. Evrende birçok insanlık
alemleri vardır, ama birçoğu sizden çok uzaktadır. Bizimle irtibat kurmuş
pek çok medyum tımarhanelere kapatılmış, birçoğu da aynı akıbete uğramamak
için susmayı tercih etmiştir. Ama parapsikoloji her geçen gün biraz daha
fazla saygınlık kazanmaktadır.
Soru-
Anlattıklarınızdan dünyada durumun hiç de iç açıcı olmadığını anlıyoruz,
bunun sebebi nedir?
Ashtar- Aranızda
kendini dindar sanan, ama bağnaz ahmaklardan başka bir şey olmayan nice
insan var. Ahmak sözcüğünü özellikle kullanıyorum, çünkü bağnazlık insanı
daima taraf tutmaya sevk eder. Dünyanızda bir sürü mezhep var, bunların
hepsi bağnazdır. Bağnazlık insanı spiritüel anlamda kör eder, bu körlük
politikacılarda olduğu kadar askerlerde de var. Özel şekilde yoğrulup
şekillendirilen sade bir nefer bile, sonunda bağnazlaşmakta ve spiritüel
anlamda körleşmektedir.
Çok eskiden beri sizi gözetliyor ve ne yaptığınızı biliyoruz. Şimdi bana
eski çağlardaki insanların sizler olmadığını söyleyebilirsiniz, bu bile ne
kadar cahil olduğunuzun kanıtıdır, çünkü eski çağlardaki o insanlar
sizlerdiniz! Sina Dağı çevresinde konaklamış olanlar sizlerdiniz, İsa’yı
yuhalayanlar da, Meksika’da güneşe tapanlar da, sık ağaçlı ormanlarda
hemcinslerini yiyenler de sizlerdiniz! Bugün bile hemcinslerinize
saldırmaktan, onları soymaktan ve Tanrıyla alay etmekten başka ne
yapıyorsunuz ki?
Soru- Dünyalılar
bir gün araçlarınıza mutlaka ateş açacaktır, o zaman ne yapacaksınız?
Ashtar- İsabet
kaydetmeniz mümkün değil, uzay gemilerimiz özel bir enerji alanıyla
çevrilidir, bu alanı hiçbir silahınız delemez. Bu koruma kalkanı yüksek
hızlara ulaştığımızda da işimize yaramakta ve bizi meteorların darbesinden
korumaktadır. Biz kesinlikle sizden üstünüz, üstünlüğümüzü kanıtlamak için
kanınızı akıtmamız gerekmez herhalde?
Soru- Binlerce
yıldır bizi gözetleyenler sadece sizler miydiniz?
Ashtar- Şu anda
sadece bizleriz. Ama iki, üç, hatta dört bin yıl önce başka uzaylılar da
dünyanızı ziyaret ettiler. Metharia gezegeninden keşif amacıyla bazı
insanlar geldiler, başka uygarlıklardan da gelenler oldu. Dünyanız
incelenmeye ve denetlenmeye değer bir gezegendir.
Soru- Fatima
Olayını sizin gerçekleştirdiğinizi söylediniz, bize bu konuda daha detaylı
bilgi verebilir misiniz?
Ashtar- Fatima
Olayı birçok kez gerçekleştirilmiş, ama bunların hepsine insan yığınları
tanık olmamıştır. Katolik kilisesi bu olayı bir Meryem Ana mucizesi olarak
sunmayı kendi çıkarlarına uygun buldu, çünkü kiliselerin bu tür delillere
ihtiyacı var. Söz konusu Fatima Olayını tam 70 bin kişi izlemiştir. Olay
bir mucize olmakla birlikte, Meryem Anayla hiçbir ilgisi yoktu, aslında
olaya Meryem Ananın ya da başka bir varlığın iştirak etmesinin önemi de yoktu.
Uzay gemisinin davranış biçimi, Hıristiyan inancına olan bağlılığı muhakkak
ki güçlendirmiştir. Olayın güneşle de bir ilgisi yoktu, insanlara bir mesaj
verilmek istenmişti, işte hepsi bu. Bugün sizlere vermiş olduğumuz
mesajlar, Fatima Olayında verilenlerden daha önemsiz değildir.
Söz konusu olayların ilki 1916 baharında, üç küçük çobanın fırtınadan
korunmak için bir kaya kovuğuna sığınmasıyla başladı. Çok güçlü esen rüzgar
çocukların gözlerini gökyüzüne dikmesine sebep oldu, ama rüzgar hava
durumuyla ilgili değildi, uzay gemimiz yeryüzüne yaklaşırken çok güçlü bir
girdap yaratmıştı. Çocuklar gökte, olağanüstü güzellikte on beş yaşlarında
bir delikanlı görmüşlerdi. Tezahür eden bu varlık çocuklara, “korkacak bir
şey yok, ben barış meleğiyim” demişti.
70 bin kişinin izlediği asıl Fatima olayı 13 Ocak 1917 tarihinde meydana
geldi. Ona değinmeden önce, benzeri diğer olayları da kısaca anlatalım. 13
Mayıs 1917 gününde aynı çocuklar bu sefer eşsiz bir güzelliğe sahip 18
yaşlarında bir kadın görmüşlerdi. Kadının Meryem Anaya benzer bir yanı
yoktu, çünkü kadın silüeti bizlerden birine aitti. 13 Haziran 1917’de
çocuklar bu güzel silüeti bir kez daha gördüler. Bu olaya tanık olanlar,
tezahür fenomeni cereyan ettiği sırada, çocukları beyaz bir bulutun sarıp
sarmaladığını fark ettiler. Ayrıca güneş ışığında ve ısısında muazzam bir
düşüş gözlemlediler. Bu belirtiler daha sonraki tezahür olaylarında da
tekrarlanmış, olay sona erince ortadan kaybolmuştu. Bunların hepsi sıradan
materyalizasyon ve demateryalizasyon fenomenleriydi.
25-26 Ocak 1938 gecesi, gökyüzünün büyük bir bölümü güçlü bir ışıkla
aydınlanıverdi. Böyle bir olayın tezahür edeceği önceden bildirilmişti.
Birinci Dünya Savaşının çıkacağını haber veren 1917’deki Fatima Olayından
sonra, 1938 yılındaki bu tezahür sanki İkinci Dünya Savaşının çıkacağını
haber veren bir sinyal gibiydi.
Şimdi gelelim asıl Fatima Olayına: Dünyada büyük yankılar uyandıran olay 13
Ocak 1917 günü meydana geldi ve 70 bin kişi tarafından izlendi. Bu büyük
kalabalık, o gün hac maksadıyla Cova da Iria’ya doğru yol almaktaydı. Hava
yağmurluydu ve bastıkları toprak balçık gibiydi. Saygın bazı gazeteler olay
yerine en seçkin muhabirlerini göndermişlerdi. Tam saat 12’de devasa
kalabalık benzeri görülmemiş bir manzarayla yüz yüze geldi. Aniden bulutların
arasından sıyrılan güneş parlamaya başlamıştı, yağmur bir anda kesilmiş,
yoğun bulutlar dağılıvermişti. Güneş zenit noktasında gümüşi bir disk gibi
parlıyordu, oysa kalabalığın gördüğü güneş değil, bulutların arasında
seyreden bir uzay gemisiydi. Sonra bu güneş kendi ekseni etrafında akıl
almaz bir hızla dönmeye başladı, gökkuşağının tüm renklerini birer birer
sergiliyor, etrafa ışık demetleri saçıyordu. Yeryüzü ve gökyüzü, kayalar ve
insanlar sırayla kırmızı, sarı, yeşil, mavi ve mor renklere bürünmekteydi.
Sonra güneş bir an olduğu yerde asılı kaldı, ardından ekseni etrafında
tekrar dönmeye başladı, ama bu sefer ilkinden daha harika renklere
bürünmüştü. Sonra durup yine havada asılı kaldı ve üçüncü kez hayal
edilemeyecek kadar güzel şenlik fişekleri saçmaya başladı. Biraz sonra da
adeta gökten düşercesine zikziklar çizerek hızla dünyaya yaklaşmaya
başladı. O sırada insan kalabalığından korkunç çığlıklar yükseldi!
İşte Fatima Olayı böyle cereyan etti. Şimdi mucizelerin nasıl cereyan
ettiğini artık biliyorsunuz. Buna rağmen tüm yetkili kurumlarınız suskunluk
içinde, kiliseleriniz kayıtsız, politikacılarınız yalan dolanla işi
geçiştirmeye çalışıyor, bilim adamlarınız bilgiç bir edayla başlarını
sallayıp inkara sığınıyor. Bu tavır bile dünya insanının kabalığını ve
cehaletini ortaya koyan bir tutumdur. Gerçekten neden korkuyorsunuz?
Kapınızı gerçeğe açma becerisini niçin gösteremiyorsunuz? Tanrının bu
davranışınızı ebediyen hoş göreceğini sanmayınız.
Soru- İsa’yı bir
uzay gemisine aldığınızı söylediniz, ölümüyle dirilişi arasındaki süre
zarfında neler olduğunu çok merak ediyoruz, bu süreçte neler cereyan etti?
Ashtar- İsa’nın
cesedi şüphesiz bir işe yaramazdı, bu anlamda bir diriliş anlamsız bir şey
olurdu. Ama o çağda, insanların Tanrıya imanlarını pekiştirmek için cesedin
göğe alınması büyük bir önem taşıyordu. İsa beden olarak ölmüştü, ama
astral bedeni şüphesiz ölemezdi, zaten astral bedeni şu anda bile
dünyanızda faal haldedir. İsa dediğiniz varlık, istediği şekilde
materyalize olacak yetenekte bir astral bedene sahipti.
İsa’nın cesedi yukarı çekildikten sonra tamamen demateryalize edildi,
astral bedeni ise materyalize olup görünür hale geldi, yani yeni bir fizik
bedene büründü. Sonra bu yeni beden bir uzay gemisine alınıp dünyada başka
bir yere bırakıldı. Tanınabilmesi için materyalizasyon sırasında kendine
ait özel izler muhafaza edildi. (El ve ayaklarındaki çivi izleri)
Soru- İsa’ya
Gerçeğin ne olduğu sorulmuştu. Bu soruya bugüne kadar doyurucu bir cevap
verilemedi. Gerçeğin ne olduğunu söyleyebilir misiniz?
Ashtar- Gerçek
İlahi Yasa demektir. Gerçek mantık demektir, şüphe götürmez olan demektir.
Gerçek mutlak ve değişmez olan demektir, ebediyetler boyunca geçerli olan
demektir.
Soru- Dünyamız
gelişmiş bir gezegen midir?
Ashtar- Gerçi dünyanız
skalanın son basamağında yer almıyor, ama az gelişmişler arasında
sayılıyor. Sık sık yaptığınız savaşlar bunun kanıtıdır. Dünya gibi hayli
gelişmiş bir gezegenin, spiritüel açıdan bu kadar geri seviyeli zeki bir
beyaz ırkı barındırması anlaşılır şey değil. Gerçi teknik açıdan bir hayli
ilerdesiniz, ama spiritüel bakımdan henüz çok gerisiniz! Beyninizin diğer
yarısını kullandığınız zaman, telepati gibi sıradışı okült yeteneklere
sahip olacak ve spiritüel yeteneklerinizi eni konu geliştirebileceksiniz.
Beynin tamamını kullanmanın çarpıcı bir örneğini İsa sergilemiştir, onu
Tanrıoğlu yapan da bu yeteneğidir. İnsanlığın hedefi, mümkün olan en yüksek
spiritüel ve moral seviyeye ulaşmaktır, ama mükemmelliğe değil, çünkü
mükemmellik sonsuza kadar peşinden koşulacak bir hedeftir. Mükemmel olan
sadece Evrensel Ruhtur.
Soru- Son
zamanlarda Amerikalılar Ay’a bir sonda cihazı gönderdiler, aldıkları toprak
örnekleri Ay’ın nemden yoksun olmadığını gösteriyor. Aldıkları taş
parçaları ise hiçbir iz bırakmadan kayboldu, bunu açıklar mısınız?
Ashtar- Sözünü
ettiğiniz taşlar sabun köpüğü kadar dayanıksız yapılardır, kepçeyle
sıkıştırılıp alınırken patlayıvermişlerdir. Ay nemden tamamen yoksun
değildir, bazı su yataklarının yanı sıra, amonyak gibi kimyasal ürünlere de
sahiptir. Atmosferi ise insanın teneffüs etmesine elverişli değildir, çünkü
son derece incedir. Ay’ın temel maddesi lavdır. Ay’a ulaşmak keşif
açısından bir değer taşıyabilir, ama ekonomik açıdan değersizdir. Size göre
Ay’a hakim olan Dünya’ya da hakim olacaktır. Lazer gelecekte çok büyük bir
önem kazanacaktır. Ay’a süper silahlar yerleştirmenize engel olacağız.
YEDİ EMİR
1- Başlangıçta Mekansız Kudret ve Aşkın Zeka vardı. Bu Kudreti ve Zekayı
rastgele bir meselle anlaşılabilir hale getirmeye gücün yetmez, bu konuda
hiçbir düşünce öne süremezsin. Bu Zekayı, kendi zekan ve duyguların
vasıtasıyla Yaradan’ın olarak kabullenmeye bak.
2- Doğa yasalarına zıt düşecek şekilde yaşama ve hareket etme hakkına sahip
değilsin. Böyle davrandığın takdirde sadece astral bedenine ve kendine
değil, soyundan gelecek olanlara da zarar verirsin. Hal böyle olunca artık
onlara kimse yardım edemez.
3- Yarım yamalak düşünme yeteneğinle Yaradan’ını hafife almaya kalkma
sakın. Kelamı (İlahi Ruh) eleştirme, çünkü o sonsuz tecrübesi ve sınır
tanımaz kudreti nedeniyle şaşmaz ve yanılmazdır
.
4- Düşüncenin Tanrı tarafından bahşedilmiş en büyük güç ve en yüce miras
olduğunu bilerek hem zihnen, hem de fiilen bıkıp usanmadan çalış.
Düşüncenin etkisi bu dünyada da, öte alemde de sonsuz ve sınırsızdır.
Yaradan’ın yorulmak bilmez mesaisine ve yaratılışa alın teri dökerek Tanrı
rızası için hizmet eden hemcinslerine saygı duy.
5- Fakirle zengin arasında olduğu gibi gençle ihtiyar arasında da, rengi
farklı insanlar arasında da ayırım yapma. Anan da, baban da Yaradan Tanrıya
inandıklarına göre onların öğütlerini dinle. Bu imandan mahrum olduğunda
belki yine zengin olabilirsin, ama ne mutlu olabilirsin, ne de tatmin ve
huzur duyabilirsin.
6- Tanrı senden, kürenizde kudretinin nişanesi olarak devam eden hayata
saygı duymanı istiyor. Hemcinslerinden birinin hayatına sahip çıkmaya
hakkın yoktur. Negatif varlıklarla ve hayatın tahripkar tohumlarıyla
mücadele et. Hiçbir hayvanı zevk için öldürme, ancak canını korumak zorunda
kaldığın zaman öldür
.
7- Hiçbir hemcinsinin bedenine, canına, şanına ve alınteriyle kazandığı
malına zarar verme, evrimine ve özgürlüğüne engel olma. Ona her zaman her
yerde teşekkür beklemeden yardım et. Gerçeğin yer etmesi için hayatını,
sağlığını ve spiritüel gelişimini kolaylaştıran kurumların korunması için
elinden geleni yap.
YEDİ GEREKLİLİK
1- Yardıma muhtaç bir varlığın, kendisi veya eşya hakkında daha üstün bir
bilgiye ulaşmasına yardım ederken, seni yöneten duygu zevk değil fedakarlık
olsun
.
2- Karına, İlahi Muradın meyvesini taşıma sorumluluğunu yüklenmiş bir
varlık olduğu için saygı duy
.
3- Dünyanın hazinelerine tek başına sahip olmaya çalışma, çünkü onlar tüm
yaratılmışlar içindir ve en başta da tüm insanlar içindir.
4- Ne hemcinsini kıskan, ne bir halkı veya ırkı, ne de herhangi bir ülkeyi.
5- Kendini herkesten güçlü de sansan, tecavüze uğramış da olsan, asla kaba
kuvvete başvurma, çünkü bu maksatla harekete geçirilmiş kaba kuvvet, sadece
hasmını değil, seni de telef edecek türden uğursuz güçlerin sahneye
çıkmasına yol açar.
6- Zorlukla karşılaştığın zaman Tanrına başvur, mahvolmanı isteyen
danışmanlarının veya düşmanlarının görüşlerine uyma.
7- Duyularına sakın güvenme, çünkü son kararı verecek güç ve yeteneğe ancak
ruhsal varlığın sahiptir. Bu yolda sana yardım edecek olan sadece Tanrıdır,
başkası değil. (Sayfa: 114-140)
Önümüzdeki
sayımızda ( sayı 61 ) sizlere yine başka bir Ruhsal Gurubun Tebliği
hakkında bilgi vereceğiz.
Bizimle
burada yayınlanmış yazılar hakkında soru sormak veya fikrinizi bildirmek
isterseniz
Lütfen
bilgi@evreninsirlari.net
adresine mail gönderin
Gelecek ay Sayı 61 Ağustos da
buluşmak ümidiyle
/232 – 224 – 232/
|